103 ŞEREFLİ AMİRAL DAVASI?!

103 ŞEREFLİ AMİRAL DAVASI?!

Cüneyt Şaşmaz yazdı: 103 ŞEREFLİ AMİRAL DAVASI?!

Sayın Okur,
Okuyacağınız bu yazı, İstanbul Çağlayan Adliyesi 28. Ağır Ceza Mahkemesi'nde, "103 Amiral Duyurusu" nedeniyle yargılanan sanık (!) Tümamiral Mustafa Özbey’in, mahkeme kayıtlarına geçen savunma metninden alınarak düzenlenmiştir.
...
Tam bir yıl önce 6 Nisan 2021 tarihinde, sabah saat 06:00'da, evlerinin kapı zili çaldı.
"Kim o ?" diye sorduklarında, "Polis" cevabını aldılar.
Kapıyı açtıklarında, üzerlerinde "Terörle Mücadele" yeleği olan, birinin elinde kamera ile çekim yapan yedi polis ile karşılaştılar.
Liderleri, arama emri olduğunu söyledi.
Fakat bu arama kararı arama öncesi hiçbirine gösterilmedi ve bir örneği kendilerine verilmedi.
İçeri buyur ettikleri polisler, rızaları olmamasına rağmen öncelikle telefonlarına el koydular, evin içinde dağılarak arama yaptılar.
Devletin kolluğuna saygılarından ötürü sözle ve fiziki olarak hiçbir engel çıkarmadılar.
Arama kararında telefona el koyma konusunda kolluğa herhangi bir yazılı talimat verilmemesine ve bu kapsamda yazılı bir karar olmamasına rağmen telefonlarına hukuksuz biçimde el konulmuştu.
Arama bittikten sonra polislerin önlerine koydukları belgeleri, puntolar çok küçük olduğu için net olarak okuyamadılar.
Zaten sağlıklı bir şekilde okumalarına da fırsat verilmedi.
Bu şekilde imzalamak zorunda kaldılar.
Okumaya fırsat bulamadan imzalamak zorunda kaldıkları birkaç belge imzalandıktan sonra polisler gittiler.
Kendilerine arama ve el koyma ile ilgili kararlar ibraz edilmediği gibi, imzalatılan belgelerden de birer suret verilmedi.
103 Amiral'in benzer şekilde evlerinin arandığı, bilgisayarlarına ve telefonlarına el konduğu, aralarından on amiralin gözaltına alınarak Ankara’ya götürüldüğünü medyadan öğrendiler.
Diğer dört amirale ise, bir hafta sonra Ankara’da terörle mücadele şubeye ifade verilmek üzere gitmeleri tebliğ edildi.
Gözaltına alınan amirallere sorgulanma yapılmadığını, savcılığın gözaltı süresini uzatma talebinde bulunduğunu ve aldığını medyadan öğrendiler.
Gözaltına alınanlar ve sonradan tebligatla çağrılanlar, Ankara Terörle Mücadele Şube’de ifade verdiler.
Akşama doğru bu kez, savcılara ifade vermek üzere gözaltındaki amiral arkadaşlarıyla beraber cezaevi aracı ile adliye sarayına götürüldüler.
Gözaltındaki arkadaşlarının geceleri, özellikle PKK ve FETÖ zanlıları ile beraber yatırıldığını üzüntü ile orada öğrendiler.
Savcılık sorgulaması gece yarısını aşacak şekilde devam etti, nöbetçi mahkeme incelemesini tamamladıktan sonra, ikamet şehri dışına çıkmama, yurtdışı yasağı, elektronik kelepçe takma tedbirleri ile 14 amiral için, denetimli serbestlik ile tutuksuz yargılama süreci başlattı.
Saat 02.00 gibi kendilerine, orduevine giriş yasağı konduğunu tebliğ ettiler.
Yani, 41 yıl üniformasını giyip ömürlerini verdikleri için yararlanma hakları olan orduevinden, Milli Savunma Bakanı'nın yasal olmayan emri ile o gece resmen kovuldular.
Bir gün sonra, denetimli serbestlik şubeden gelen polisler, sol ayak bileklerine elektronik kelepçe taktı…
Ömrü bu ülkeye hizmet etmekle geçmiş olan Amiraller, "kaçma şüphesi"
bahanesi ile elektronik kelepçe takılarak, kendilerince "aşağılanmaya uğratılmak" istendi.
Elektronik kelepçeler 8/10 gün sonra çıkarıldı ama; ağır suçlar kaçma şüphesi, uyuşturucu, mafya, saldırganlık riski olan zanlılara takılan bu kelepçenin manevi izini ayaklarında ve beyinlerinde ömürlerinin sonuna kadar taşıyacaklar.
Daha sonra ulaşan bilgilerden, Amiral/General’lere statüleri gereği Havaalanı
VİP salonu kullanma listesinden 103 amiralin çıkarıldığı, TSK Sosyal Tesislerinin tamamından yararlanma hakkının hukuksuz şekilde
ve tebliğ edilmeden yasaklandığını öğrendiler.
Çok büyük mesleki bilgi ve birikimlerini akademik ünvanları ile üniversitelerde öğrenciler ile paylaşan amirallerimize ise, üniversitedeki görevlerini sonlandıracak baskı süreci başlatıldı.
İş dünyasında yönetici olarak çalışanlara ise, işveren üzerinden baskı yapılarak amirallerin iş ilişkisinin kesilmesi yönünde girişimler olduğu bilgileri geldi.
Duyuruyu imzalayan Amiraller için de, güvenlik riskleri nedeniyle korumalı lojmanda oturan ve koruma personeli ile güvenliği sağlananların, lojmanlardan çıkarıldığı, korumaların geri alındığını da öğrendiler.
Aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen yurt dışına çıkış ve sosyal haklardaki yasal olmayan kısıtlamalar, konulduğu şekilde devam ediyor.
4 Nisan duyurusunun içeriğini benimseyenler olabileceği gibi, farklı düşünenlerin olması da çok doğaldır.
Karşı görüşlerin de Anayasanın herkese eşit olarak sunduğu ifade özgürlüğü içinde yorumlanması gerekir.
Ancak, bu duyuru yayınlandıktan sonra yaşananlar, karşıt görüşlerin, ifade özgürlüğü kapsamının çok dışında bilinçli, organize ve siyasi bir amaca yönelik olarak önceden planlanıp uygulandığını göstermektedir.
Şöyle ki; duyuru, 4 Nisan 2021 hafta sonu Cumartesi gecesi saat 23.00 gibi yayınlanmıştır.
Medyada yer almasından çok kısa süre sonra, devlet kademesindeki en üst organlardan nerede ise birbirinin kopyası kınama mesajları yayınlanmaya başlamıştır.
İçişleri Bakanı süreci izlediklerini, sabaha kadar çalıştıklarını ve her türlü bağlantıyı belirlemek üzere kapsamlı çalışma başlatıldığını ifade etmiştir.
Devletin tüm imkanlarının kullanılarak, yurt dışı, yurt içi, siyasi, bağlantıları ve TSK ile temaslarının en kısa zamanda ortaya çıkarılacağı açıklanmıştır.
İddianameden de öğreniyoruz ki, savcılığın talebi üzerine telefonları dinlenmiş, iddianameye sanıklar hakkında somut delil olarak konulacak hiçbir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır.
Devlet yönetiminde en yüksek makamlarda olanlar, somut hiçbir delil ortaya koymadan, "Duyurunun arkasında ana muhalefet partisi, liderlerinin Kılıçdaroğlu olduğunu" beyan edebilmiş, "Başkomutanları Kılıçdaroğlu" diyerek, duyuruya, siyasi arka plan yaratma girişimini de devreye sokmuşlardır.
Askeri üniforma ortaklığı olan Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı ise bir zamanlar selam durdukları emekli amirallere, "edepsizler" sıfatı da yakıştırdıkları tek kalemden çıkan bir kınamayayınlayabilmişlerdir.
Bu saldırılar devam ederken, normal bir hukuk devletinde hayal bile edilemeyecek bir şey daha yaşanmıştır:
Daha ortada, hukuken ve resmen oluşmuş bir suç varlığı belli değilken, bir iddianame bile yokken, resmi yargı süreci tamamlanıp dosya önlerine geldiğinde, kılı kırk yararak adaleti sağlama makamında olan iki üst mahkeme; Yargıtay ve Danıştay, süreç ile ilgili nihai yargısını şimdiden açıklayacak şekilde, amiraller duyurusunu, "Demokrasi ve hukuka aykırı girişim" olarak tanımlayabilmiştir.
Duyurunun yapıldığı Cumartesi gecesini pazara bağlayan hafta sonu saatleri olmasına rağmen, tek merkezden ve tek kalemden çıktığı kesin bir kınama metni, yüzlerce adres tarafından sosyal medyada yayınlanmaya ve suç duyuruları sağanağı başlamıştır.
Sosyal medyada da yayınlanan suç duyuruları ise, bu davayı daha başlamadan sonlandıracak kumpas varlığını, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarmaktadır.
Şöyle ki; 81 İl ve pek çok ilçeden 650 kişi, 910 Dernek, 408 Vakıf, 27 Üniversite, 550 Sendika, 46 Federasyon bu duyuru için suç duyurusunda bulunmuştur.
Birbirleri ile organik, fiziki hiçbir bağı olmayan bu birey ve kurumların suç duyurularında birbirinin virgülüne kadar aynısı olan ortak basılı metin olması, aslında hepimizin tüylerini diken diken etmelidir.
Birbirinden tamamen farklı birey ve kurumlara her halde vahiy gelmiş olmalı ki, tamamı, suç duyurusunda; "Devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı suç işlemek üzere anlaşmaya varma" suçu işledikleri inancı ile dilekçe yazmışlardır!
Bu suçlamanın muhatapları adına ben şimdi, en yüksek sesle sayın mahkeme heyetine soruyorum;
Duyuru yayınlandıktan hemen sonra, icranın "sabahlara kadar çalıştık" sözünün arkasında bu organizasyonun olduğundan kuşku duymaz mısınız?!
FETÖ kumpaslarından çok büyük acılar çekmiş bir ülkenin yurttaşı olarak, aynı FETÖ yöntemlerinin bu kez amirallere karşı uygulanmakta oluşu hepimizi ürkütmelidir.
Duyurunun özünden saptırılarak, "İfade özgürlüğünü baskı altına almak" amacıyla araçsallaştırıldığı ile ilgili bir örnek olayı daha dikkatinize sunmak istiyorum:
Duyurunun ardından Milli Savunma Bakanı, kınayanlar kervanına Türkiye Emekli Subaylar Derneği'ni de katmak için TESUD Başkanı ve bir heyeti davet etmiş, toplantı sonrasında, yayınlanan basın açıklamasında, "Amiraller duyurusunu TESUD’un da kınadığı" bilgisi paylaşılmıştır.
Ancak, TESUD Başkanı (E) Tuğgeneral Namık Kemal Çalışkan, "böyle bir kınamanın ifade edilmediğini" söyleyerek, doğru olmayan bu haberde düzeltme yapmıştır.
Bunun üzerine, İçişleri Bakanlığı denetçileri TESUD için derhal incelemeye başlatmış, başkan ve yönetim kurulu üyeleri görevden alınarak yerine kayyum atanmıştır!
Devlet talimatı ile kınama yapmadı diye, General Çalışkan, bu kez, 103 amiralin yargı sürecine dahil edilmiştir!
Amiraller duyurusu üzerinde algı yaratılmak için, resmi bir makamın, gerçek dışı bilgi yaratma çabasının adeta suçüstü yakalanmasının ve buna onurlu şekilde direnenlerin başına nelerin geldiği ile ilgili olarak "TESUD vakası"nı, çok üzüntü verici bir örnek olarak hatırlatmak istedim.
Bu örnek bile, davanın siyasi ayağı ile ilgili çok güçlü emareyi ortaya çıkarmakta iken; elindeki yetkileri amirallere karşı etik olmayan, bir kısmı yasal da olmayan yargısız infazlar şeklinde kullanan bu makamın, bir de, davaya müdahil olarak katılmak istemesi sözün bittiği yerdir.
Devam eden günlerde ise; amiralleri linç etme, hakaret, sahte dış bağlantı yaratma/karalama, ihanet suçlaması, darbe kurguları dahil, haftalarca süren organize, siyasi maksatlı tüm medya imkanları kullanılarak muazzam bir algı yönetim süreci işleme konulmuştur.
Hukukun doğal akışı olan; delil üzerinden suç ve unsurlarına ulaşmak yerine, algı üzerinden suç yaratıp bunu siyasi ranta çevirme yöntemi maalesef; kumpas süreçlerinde acısını yaşadığımız, bizi Anayasamızın temel direği olan hukuk devleti kavramından uzaklaştıran yöntem olarak anımsanacaktır.
Üzüntü ile ifade etmeliyim ki, geçmişte bunu yok etme amaçlı kumpaslar kurarak uygulayanlar, Türkiye'nin hukuk devleti ve adil yargılama teamülüne çok büyük darbe vurmuşlardır.
Sayın Okur,
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin "103 Emekli Amiral Davası"olarak anılacak bu sürecin nasıl acımasız bir yargısız infaz uygulaması ve algı üzerinden suç yaratma yöntemi ile başladığını kayıtlara geçirmek için böyle bir giriş yaptım.
103 Amiral hangi büyük suçu işlemiş ki; devletin tüm gücü ile ve henüz ortada resmen tanımlanmış bir suç yok iken, hukukta masumiyet karinesi gibi çok kutsal bir kavramın varlığına rağmen, böyle bir toplu saldırı ve adeta yok etme, tam bir yargısız infaz iradesinin uygulanması durumu ile karşı karşıya kalmışlardır?!
Sayın Mahkemenin takdirine sunulan bu dava, öncelikle, bu temel sorunun yanıtını aramak durumundadır.
4 Nisan 2021 tarihinde kamuoyu ile paylaşılan duyuru, mahkeme kayıtlarında mevcuttur.
Yazıya başlamadan duyuru metnini tekrar tekrar okudum.
Acaba benim gözümden kaçan ve tüm bu saldırılara neden olan suç içeren yeni bir veri bulabilir miyim diye…
Bulamadım.
Tek merkez ve kalemden çıkan suç duyuruları ve bunlar ile tamamen, uyumlu, "Devletin güvenliğine, anayasal düzene karşı suç işlemek için anlaşma" suçu yaratılıp, 12 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlanıp, bunun da yetkili kılınan mahkeme tarafından kabul edilmesinden sonra, daha sürecin başlangıcında adil bir yargı beklemenin gerçekçi olmayacağı ortaya çıktı.
Hele; iddianamenin metin kısmının ilk sayfasında, "Sayın Cumhurbaşkanımız" diyerek başlayan anlatımla, iddia makamı kamusal bir görevi yaparken tarafsız olması gerekirken, kamunun çıkarlarını, aynı zamanda siyasi bir partinin lideri olan siyasi otoritenin görüşlerinden hareketle koruduğunu ve onun yargılarıyla hareket ettiğini kabul etmiş, aksine yorum ve kanaatlerin hiçbirine yer vermemiş, davayı, yürütmenin işlediği temayı yansıtan, siyasi bir dava haline getirmiştir.
Cumhurbaşkanlığının bu davaya müdahillik dilekçesini vermesi ve hele sanıkların iddianamedeki en yüksek ceza sınırından cezalandırılmasını istemesinden sonra; aslında dava usulen devam eden ama, bir yerde, hukuken başlamadan bitmiştir.
Bu dava ile, Anayasamızın 24'üncü maddesinde yer alantemel haklardan olan, birey ve toplu ifade özgürlüğü yok sayıldığı gibi; mahkemelere her türlü emir, talimat, tavsiye ve telkini yasaklayan, Anayasamızın 138'inci maddesi de işlevsiz hale getirilmiştir.
Duyurunun yayınlanmasından bu yana geçen zaman içinde, imzacılara reva görülen devlet tasarımı baskı, eziyet, zulüm, yasal olmayan hak mahrumiyetleri, Terörle Mücadele Şube'de ifade alınarak terörist gibi algılatma, gözaltındaki amiralleri bilinçli şekilde PKK, FETÖ zanlıları ile aynı koğuşta yatırma, elektronik kelepçe takarak, aşağılama, hakaret içerikli iletileri tek merkezden organize etme, hiçbir somut delil var olmadan, duyuruda imzası olanları bazı siyasi partilerle irtibatta gösterme girişimleri ve devletin asla başvurmaması gereken baskı, sindirme, korkutma yöntemleri ile, kamuoyuna, "Bu amiraller gibi yaparsanız, başınıza gelecekler buna benzer şeyler olacaktır" anlamı çıkacak ifade özgürlüğünü baskı alma amacı artık daha açık olarak anlaşılmıştır.
Diğer bir ifade ile özet olarak, Montrö ve Laiklik ile ilgili duyarlılığı paylaşmak amacıyla yapılan bir duyuru, yürütmenin toplum mühendisliğinde kullanabileceği bir baskı ve sindirme aracına dönüştürülmüştür.
İddianamenin kendisi, sürecin yargı aşamasına gelmesi, Cumhurbaşkanlığı makamının müdahil olma dilekçesi, hele Yargıtay ve Danıştay’ın hüküm açıklamış olması karşısında, adil yargılama umudu daha en baştan yok edilmiştir.
Tamamen algı üzerinden yaratılan, bir sözde suç üzerinden kurgulanan bu siyasi davada, bir hukuki savunma yapmanın hiçbir değerinin olmayacağına inandığımdan, bundan sonra söyleyeceklerim tarihe not düşme amacı taşıyacaktır.
Toplu ve organize saldırıya uğrayan imza atan Amiraller, iki temel konu üzerinde duydukları kaygıları toplumla paylaşmışlardır.
Birincisi, o günlerde Montrö sözleşmesini bilinçli ve sistematik olarak önemsizleştirme ve tek imza ile bu anlaşmanın iptalinin teknik olarak mümkün olduğu imasına karşı duyulan kaygılar.
İkincisi, sarıklı/cüppeli amiralin makam aracı ile bir tarikat mekanına gittiği fotoğrafların yayınlanmasına rağmen, idarenin duyarsız kalmasından kaynaklanan laiklik ile ilgili kaygılar…
Bu kaygıların ne kadar haklı ve meşru olduğunu aradan geçen zaman hepimize gösterdi.
Şimdi idare, Ukrayna-Rusya savaşının başlamasıyla Montrö Sözleşmesi hükümlerine titizlikle uyacağını ifade edip, uyguluyor.
Sözleşmenin Türkiye'nin ulusal çıkarlarına sunduğu eşsiz ve alternatifsiz katma değerin nihayet fark edilmiş olması, duyuruda bu tezi savunduğu için büyük bedel ödetilen imzacı Amirallerde buruk bir mutluluk yarattı.
Öte yandan, imzacı amirallerin askerlik mesleğinden kaynaklı tüm sosyal hakları ellerinden alınıp zulme maruz bırakılırken, sarıklı/cübbeli amiral ise, bir kınama cezası bile verilmeden, tüm sosyal hakları ile birlikte emekli edilerek adeta ödüllendirilmiş olmasını, değerli mahkeme heyetinin ve kamuoyunun takdirine sunuyorum.
Ağaç, kökü ile yaşar.
Amirallerin gösterdiği duyarlılık nedeniyle onları yargısız infaz ile yok etmek ve Deniz Kuvvetleri'nin genç subayları ile ilişkilerini kesmek, telafisi mümkün olmayan bir meslek cinayetidir.
Deniz Kuvvetleri'nde yaşanan ABD/FETÖ kurgulu subay/amiral toplu kıyımından sonra, yaşanacak son "altın vuruş"tur.
Birincisi dış kaynaklı iken, "aldatıldık" denilerek mazeret bulanlar için şimdi yapmakta oldukları yeni "amiral soykırımı"sorumluluğunu atacakları "dış güç" mazereti de artık yoktur.
Utanç dolu bu uygulamanın en kısa sürede ortadan kaldırılmasında, başta Deniz Kuvvetleri Komutanlığı olmak üzere, sorumlu makamları sağduyu ve göreve davet ediyorum.
27 Mayıs darbesi sonrası yapılan Yassıada karar duruşmasında mahkeme başkanı Salim Başol’un; üç siyasetçinin idamını da içeren kararı okuyup kalemini kırdığında, darbeci generalleri kastederek, söylediği şu sözler hukuk tarihi kayıtlarına geçmiştir:
"Sizi buraya tıkan güç, böyle istiyor..."
Tekrar ediyorum:
"Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor..."
Siyasi yargılamaların çok çarpıcı özeti, yan yana gelen işte bu altı kelimede yatıyor.
O yargılama ve infazların travmasını bu ülke çok acı şekilde yaşadı.
Benzer siyasi yargılamalar bir daha yaşanmasın diye yapılan düzenlemelerden sonra Yassıada’nın ismi; "demokrasi ve özgürlükler adası" olarak değiştirilmiştir.
Çok da doğru yapılmıştır.
Aradan atmış yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen, Amirallerimizin yargılanmakta olduğu bu davada bunu hatırlamış olmam, yalnız beni değil tüm siyasi kadrolar, hukuk dünyası, kurum ve bireyleri ürkütmelidir.
Sorulması gereken dev soru şudur:
Türkiye'de demokrasi ve özgürlükleri, adını verdiğimiz o adanın içinde kalmaya mı "mahkum edeceğiz?"; yoksa, tüm Türkiye'yi demokrasi ve özgürlükler ülkesi mi yapacağız?!
"103 Şerefli Amiral Davası" olarak tarihe geçecek bu dava ile, aslında birey olarak Amiraller yargılanmıyor.
Bu dava ile ifade özgürlüğü kavramının sınırları yargılanıyor
Bireylerin masumiyet karinesinin bu ülkede geçerliliği yargılanıyor.
FETÖ kumpas davalarında, yaşayarak maddi ve manevi bedelini büyük acılarla ödediğimiz siyasi amaca göre sipariş verilip hazırlanan sahte deliller yaratarak suç ve suçlu yaratma döneminin devam edip etmemekte olduğu olgusu yargılanıyor.
Anayasamızın 138’inci maddesinde güvence altına alınan özgür ve bağımsız mahkemelere ima yollu bile olsa emir, talimat, tavsiye, ve telkinde bulunulamayacağı ilkesi, yani yargının siyasallaşmaması ilkesi yargılanıyor.
Cüneyt Şaşmaz

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler