Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: Adana'da İki Bin Yıllık Bir Sabah

Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: Adana'da İki Bin Yıllık Bir Sabah

Bazı şehirler vardır; sizi yalnızca misafir etmez, hatıralarınıza yerleşir. Adana benim için işte böyle bir şehirdir.

Altay Suroy RECEPOĞLU

"Gezdim Urum ile Şam'ı,
Yukarı illeri kamu;
Çok aradım kendi dengim,
Bulamadım, hey güzel."

— Karacaoğlan

Karacaoğlan'ın yüzyıllar önce adımladığı yolların rüzgârı, bugün de Çukurova'nın bereketli ovasında esmeye devam ediyor. Ben de Adana'ya vardığımda, yalnızca bir şehri değil; türkülere, destanlara ve iki bin yıllık taşlara sinmiş bir medeniyeti tanımaya geldiğimi daha ilk adımda hissettim...

Bazı şehirler vardır; sizi yalnızca misafir etmez, hatıralarınıza yerleşir. Adana benim için işte böyle bir şehirdir. İlk bakışta sıcağıyla insanı saran, sonra bereketiyle kucaklayan, en sonunda ise binlerce yıllık tarihiyle hayran bırakan bir şehir…

Adana'ya yaptığım yolculuk yalnızca yeni bir şehri görmek değildi; tarihin içinde yürümek, Çukurova'nın bereketini hissetmek ve Anadolu'nun en kadim medeniyetlerinden birinin izlerini adım adım takip etmekti.

Adana’nın 2000 yıllık köprüsü

Şehrin kalbine vardığımda ilk durağım, iki bin yıldır Seyhan Nehri'nin iki yakasını birbirine bağlayan Taşköprü oldu. Tarih kaynakları köprünün, bir Roma dönemi eseri olarak Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırıldığı ve Roma İmparatoru I. Justinianus zamanında ciddi şekilde onarıldığını belirtiyor. Günümüzde insanlar onu çoğu zaman sıradan bir köprü gibi kullanıyor. Oysa bu taş kemerlerin üzerinden Roma lejyonları geçti; Bizans askerleri nöbet tuttu; Selçuklu ve Memlük kervanları ilerledi; Osmanlı orduları bu köprüyü aşarak nice seferlere çıktı.

Yaklaşık iki bin yıldır selleri, depremleri ve savaşları geride bırakan Taşköprü, bana insan iradesinin zamana meydan okuyabileceğini gösterdi. Seyhan'ın sularına baktığımda yalnızca bir nehir değil, tarihin kendisi akıyordu.

Nehir kıyısında uzun süre oturdum. Toroslar'dan doğup Çukurova'yı bereketlendiren Seyhan, ağır ağır Akdeniz'e doğru ilerliyordu. Suya vuran gün batımı, köprünün kemerlerini adeta altın renginde boyuyor; insan kendisini bir tarih tablosunun içinde hissediyordu.

Şehirde dolaştıkça beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri narenciye ağaçları oldu. Caddelerde ve kaldırımlarda sıra sıra uzanan portakal ve mandalina ağaçları, çiçek açtıkları günlerde bütün Adana'yı görünmez bir bahçeye dönüştürüyor. Hafif bir rüzgâr estiğinde portakal çiçeğinin o eşsiz kokusu bütün sokakları dolaşıyor; sıcak havayı bile serinleten bir bahar duygusu bırakıyordu.

Bugün bile o kokuyu unutamam.

Sabah kahvaltısında köprübaşındaki mütevazı bir lokantada önüme getirilen narenciye reçeli ise Adana'nın hafızamda kalan en tatlı lezzeti oldu. Portakal kabuğunun hafif burukluğu ile şekerin dengesi, Çukurova'nın bereketini tek bir kaşıkta hissettiriyordu.

Adana'nın tarihî sokaklarında yürümek de ayrı bir zevkti. Özellikle Tepebağ Mahallesi'nin taş duvarlı, cumbalı eski evleri, insanı yüz yıl öncesinin Adana'sına götürüyor. Avlulardan yükselen çocuk sesleri, gölgesinde turunç ağaçları bulunan eski konaklar ve dar sokaklar, bu şehrin geçmişle bağını hâlâ koruduğunu gösteriyor.

Ramazanoğluları Beyliği'nin izlerini taşıyan Ramazanoğlu Konağı ve Ulu Camii çevresi, Osmanlı ile Memluk mimarisinin zarif bir buluşması gibidir. Birkaç sokak ötede yükselen Büyük Saat ise yalnızca zamanı göstermiyor; şehrin yüzyılı aşan hafızasını da sessizce yaşatıyor. Kazancılar Çarşısı'nda bakır ustalarının çekiç sesleri, geçmişten bugüne uzanan bir musiki gibi yankılanıyor.

Modern Adana'nın simgesi hâline gelen Sabancı Merkez Camii ise Seyhan kıyısında bütün heybetiyle yükseliyor. Klasik Osmanlı mimarisinden ilham alan bu görkemli yapı, nehirle birlikte şehrin siluetine ayrı bir zarafet katıyor. Akşam ezanında kubbelerin üzerine düşen kızıllık uzun süre hafızamdan silinmedi.

Adana Arkeoloji Müzesi'ni gezerken Hititlerden Roma'ya, Bizans'tan Osmanlı'ya kadar uzanan binlerce yıllık eserleri görmek, Çukurova'nın neden tarih boyunca medeniyetlerin gözdesi olduğunu anlamaya yetiyor. Her eser, toprağın altında kalan sessiz bir cümlenin yeniden dile gelişiydi.

Adana yalnızca tarihiyle değil, edebiyatıyla da yaşayan bir şehirdir. Yaşar Kemal'in romanlarında Çukurova, yalnızca bir coğrafya değil; başlı başına bir kahramandır. İnce Mehmet’in rüzgârı hâlâ Toroslardan esiyor gibidir. Orhan Kemal'in işçileri, pamuk tarlaları ve bereketli ova, bugün bile şehrin ruhunda yaşamaktadır.

Benim Adana ziyaretime ayrı bir anlam kazandıran olay ise Karacaoğlan Kongresi'ne davet edilmem oldu. Anadolu'nun en büyük halk şairlerinden biri olan Karacaoğlan üzerine hazırladığım bildiriyi, onun şiirlerinin doğduğu coğrafyaya bu kadar yakın bir şehirde sunmanın heyecanını yaşadım. Salonun pencerelerinden görünen Çukurova'ya bakarken, Karacaoğlan'ın sevdayı, gurbeti, tabiatı ve insanı anlatan dizelerinin hâlâ bu topraklarda yankılandığını hissettim. Sanki Toroslardan inen rüzgâr, onun koşmalarını günümüze taşıyordu.

Sabancı Camii

Kongre boyunca bir kez daha anladım ki, kültür yalnızca kitaplarda yaşamıyor; şehirlerin sokaklarında, insanların sohbetlerinde ve türkülerinde de nefes alıyor.

Elbette Adana denildiğinde mutfaktan söz etmemek büyük haksızlık olur. Dünyaca ünlü Adana kebabının kendine has baharat dengesi, köz kokusu ve yanında sunulan şalgam suyu, şehrin karakterini yansıtır gibidir. Yaz sıcağında içilen bir kâse bici bici ise Adanalıların sıcakla dost olmayı nasıl öğrendiklerinin en güzel örneğidir.

Akşam yeniden Taşköprü'ye döndüğümde güneş, Seyhan'ın üzerine kızıl bir perde indiriyordu. Köprünün kemerleri suya yansıyor, iki bin yıllık taşlar sessizce konuşuyordu.

O an düşündüm…

Bir şehri büyük yapan yalnızca tarihi değildir. O tarihi yaşatabilen insanları, kokuları, türküleri, mutfağı ve hatıralarıdır.

Ben Adana'dan ayrılırken valizimde birkaç kitap, birkaç fotoğraf ve küçük hediyeler vardı.

Ama asıl götürdüğüm şey, portakal çiçeği kokusuna karışmış iki bin yıllık bir medeniyetin hatırasıydı.

Ve bugün ne zaman Karacaoğlan'ın bir koşmasını okusam, gözümün önüne önce Taşköprü geliyor; ardından ağır ağır akan Seyhan, çiçek açmış portakal ağaçları ve Çukurova'nın bereketli ufukları…

Çünkü bazı şehirlerden ayrılırsınız; fakat onlar sizden hiç ayrılmaz.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler