Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: İki Kıyı Arasındaki Sevdâ

Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: İki Kıyı Arasındaki Sevdâ

Önünde uzanan her yolun başka bir şehre, her şehrin başka bir hikâyeye, her hikâyenin de insanın kendi hayatına çıkacağına inanıyor.

Altay Suroy RECEPOĞLU

Konjic veya Türkçe Koniça veya Koniçe kasabasını ilk kere ziyaret ettiğim 1970 yılında yirmi bir yaşındaydım. Konjiç Sıprça’da küçük at ve küçük Konya anlamına gelmektedir. İnsan o yaşta dünyanın bütün yollarının kendisine açık olduğunu sanıyor. Önünde uzanan her yolun başka bir şehre, her şehrin başka bir hikâyeye, her hikâyenin de insanın kendi hayatına çıkacağına inanıyor. Ben de öyle inanıyordum. Elimde 35 mm rulo flmli Zenith marka fotoğraf makinesi, cebimde birkaç dinar parası ve gazetecilik heyecanının verdiği o tarifsiz cesaretle Bosna yollarına düşmüştüm. O yıllarda seyahat etmek, bugünkü gibi bir haritaya bakıp birkaç düğmeye basmak değildi. Bir otobüsün arka koltuğunda saatlerce sarsılmak, bilmediğin istasyonlarda inmek, bir kahvehanede tanımadığın insanlarla aynı masaya oturmak ve bazen yalnızca bir tabelanın peşine düşmekti. Konjic’e ilk gelişim de böyle olmuştu. Neretva’nın kıyısında yürürken taş köprüden kalan kemerleri gördüm. İlk bakışta büyük bir yapı değildi. Ne Mostar’daki kardeşi kadar gösterişliydi ne de kendisini uzaktan fark ettirecek bir heybeti vardı. Mart 1945'te, köprünün güvertesi geri çekilen Alman ordusu tarafından yerleştirilen patlayıcılarla imha edildiğini öğrenmiştim Fakat bazı yapılar vardır; insan onlara bakmaz, onları hisseder. Bu köprü de öyleydi. İki kıyı arasında sessizce uzanıyordu. Sanki yüzyıllardır birbirinden ayrı duran iki sevgiliyi, hiç kimseye görünmeden buluşturmak için oraya bırakılmıştı. Kemerler ağır hasarlı iken, beş ayak da sağlam kalarak köprünün temel yapısal bütünlüğünü korumuş ve sonunda yeniden inşa edilmeyi bekliyordu. Bir tarafında evler, öte tarafında yol. Bir yanında geçmiş, diğer yanında gelecek… Aralarında ise taşlardan örülmüş bir cümle. Köprüye ilk adımımı attığımda ayaklarımın altında üç asırdan fazla bir zamanın titreştiğini hissettim. O sırada henüz bilmiyordum. Bu köprü, benim hayatımda yalnızca bir fotoğraf karesi olarak kalmayacaktı.

1970’lerde Konjic (Koniçe) başka türlü bir yerdi. İnsanlar birbirini tanırdı. Çocuklar sokaklarda oynar, yaşlılar evlerinin önünde oturur, akşamüstleri nehir kıyısında uzun konuşmalar yapılırdı. Köprüden geçenlerin çoğu turist değildi. Onlar, bir yerden bir yere giden sıradan insanlardı. Bir kadın pazara giderdi. Bir çocuk okuldan dönerdi. Bir adam koyunlarını karşı kıyıya geçirirdi. Bir ihtiyar, bastonuna dayanarak köprünün taşlarına ağır ağır basardı. Köprü bütün bu hayatların içinden geçer, ama hiçbirine karışmazdı. Benim içinse o günlerde köprü, tarihin kendisiydi. Kameramı çıkarıp fotoğraflar çektim. Taşların arasındaki yosunları, kemerin altından hızlanarak geçen Neretva’yı, öğle güneşinde parlayan suyu… Sonra köprünün korkuluğuna yaslandım. Nehir aşağıda akıyordu. Birden aklıma tuhaf bir düşünce geldi: “Bu su, ben doğmadan önce de buradaydı. Ben öldükten sonra da akacak.” İnsan yirmi bir yaşında ölümü düşünmemeli belki. Ama eski köprülerin yanında insan, ister istemez kendi ömrünü ölçmeye başlıyor.

1980’LER…

Sonraki yıllarda hayat değişti. Kasabalar, şehirler büyüdü. Yollar genişledi. Arabalar çoğaldı. İnsanlar hızlandı. Köprü ise aynı kaldı. Onun üzerinden geçenlerin ayak sesleri değişti yalnızca. Eskiden çarıkların ve ağır ayakkabıların sesi duyulurdu. Sonra lastik tabanlı ayakkabılar, çocukların koşuşları, bisiklet tekerlekleri… Köprü, bütün bu sesleri hafızasına aldı. Bir gün, yıllar sonra tekrar Konjic’e geldiğimde, beni ilk tanıyan köprü oldu. Ben onu hemen tanıdım. Taşları eskisinden daha koyu görünüyordu. Sanki zaman, yüzüne ince bir gölge bırakmıştı. O gün köprünün üzerinde genç bir çift gördüm. Kız, nehrin karşı kıyısına bakıyordu. Delikanlı ona bir şey söylüyor, kız gülümsüyordu. Onları izlerken, köprünün yalnızca iki kıyıyı değil, iki insanı da birbirine bağladığını düşündüm. Belki bütün köprülerin asıl görevi buydu. İnsanları bir kıyıdan diğerine geçirmek değil; birbirinden uzak olanları yakınlaştırmak.

1990’LAR…

Sonra savaş geldi. Balkanlar’da savaşın ayak sesleri önce uzaktan duyulur. Bir yerde bir bayrak değişir. Bir yerde bir evin camı kırılır. Bir yerde insanlar artık birbirlerine eskisi gibi bakmamaya başlar. Sonra bir gün savaş, kapının önünde durur. Konjic de savaşın içinden geçti. Neretva’nın sesi, silah seslerine karıştı. Köprü de zarar gördü. Taşları yaralandı. Yüzyıllardır birbirinden ayrılmayan bazı parçaları yerinden oynadı. Fakat yıkılmadı. Ben o günlerde orada değildim. Ama yıllar sonra döndüğümde, köprünün taşlarında savaşın izlerini gördüm. İnsan yüzündeki yara izine benziyordu bunlar. Bir yapı, bazen bir insandan daha fazla şey hatırlıyor. Çünkü insan unutabiliyor. Köprü unutamıyor. Üzerinden geçen her insanın adımını, her savaşın gölgesini, her ayrılığın sessizliğini taşımaya devam ediyor. Konyiç doğumlu Bosnalı yazar, ressam, karikatürcü ve gezi yazarı Zülfikar Zuko Dhumhur (Cumhur) un sadece hatırası var. Ulaşamadığı hayallerini yaşıyor uçmakta belki. Asya’dan , Afrika’dan ve Avrupa’dan Mektuplar gibi imzaladığı kitapları da ayrıca bende onu yaşatıyor. Savaş sona erdiğinde insanlar yeniden köprüye döndüler. Bazıları evlerine. Bazıları eski hayatlarına. Bazıları ise yalnızca hatıralarına. Köprü, yaralarını taşıyarak yeniden insanları karşı kıyıya geçirmeye başladı. Belki de onun en büyük zaferi buydu. Savaşın amacı insanları ayırmaktı. Köprü ise bütün varlığıyla buna karşı duruyordu.

2000’LER…

Yeni yüzyıl geldiğinde dünya değişmişti. İnsanlar artık ellerinde fotoğraf makineleri taşımıyor, telefonlarla her şeyi kaydediyordu. Yollar kalabalıklaştı. Şehirler turistlerle doldu. Bazı eski yapılar, geçmişin sessiz tanıkları olmaktan çıkıp büyük birer gösteriye dönüştü. Mostar’daki ünlü kardeşi, dünyanın dört bir yanından gelen insanların uğrak yeri oldu. İnsanlar köprüye baktı. Fotoğraf çekti. Köprüden atlayanları izledi. Hatıra satın aldı. Kalabalıklar, köprünün üzerinde birikip dağıldı. Konjic’teki köprü ise sessizliğini korudu. Onun üzerinden hâlâ insanlar geçiyordu. Ama çoğu, fotoğraf çekmek için değil, bir yere ulaşmak için. Bir çoban koyunlarını geçiriyordu. Bir çocuk okuldan dönüyordu. Bir yaşlı adam bastonuna dayanarak ağır ağır yürüyordu. Ve köprü, bütün bunları hiçbir zaman küçümsemeden taşıyordu. Çünkü o, tarihin yalnızca büyük olaylardan oluşmadığını biliyordu. Bir imparatorluğun yükselişi kadar, bir çocuğun eve dönüşü de tarihti. Bir savaş kadar, bir çobanın koyunlarını karşıya geçirmesi de hayatın kendisiydi.

2014 yılında Bosna’yı büyük seller vurdu. Neretva kabardı. Sular yükseldi. Nehir, yüzyıllardır taşıdığı sakin yüzünü bir süreliğine bıraktı. Kıyılarından taştı. Yeni yapılar zarar gördü. Bazı yollar, duvarlar ve binalar suya yenildi. Ama köprü yine oradaydı. Taş kemer, azgın suyun üzerinde sessizce duruyordu. O günlerde köprünün fotoğraflarına baktım. Nehir, onun ayaklarının etrafında öfkeli bir hayvan gibi dönüyordu. Köprü ise sanki şöyle diyordu: “Ben daha önce de sular gördüm.” Belki de eski ustalar, taşla yalnızca bir yapı kurmamışlardı. Suyun huyunu, toprağın sabrını, zamanın öfkesini de hesaba katmışlardı. Biz modern insanlar, her şeyi yeniden icat ettiğimizi sanıyoruz. Oysa bazen geçmişte yaşayan bir usta, bugün bizim unuttuğumuz bir şeyi çoktan biliyordu.

ŞİMDİ…

Bugün köprüye baktığımda artık yirmi bir yaşında değilim. O genç gazeteci çok uzaklarda kaldı. Elinde fotoğraf makinesiyle, dünyayı keşfetmek için yola çıkan o delikanlıdan geriye, biraz şaşkınlık, biraz özlem ve çok sayıda hatıra kaldı. Ama köprü hâlâ orada. Benden daha yaşlı. Benden daha sabırlı. Benden daha iyi bir tanık. Şimdi Bosna-Hersek Ulusal Anıtlar listesinde olan 1682 ve 1689 yılları arasında Ali Ağa Haseçiç tarafında yaptırılan köprü 74 yıl sonra T.C. Başbakanlık Türk İşbirliği (TİKA) ve Konjiç Belediyesi işbirliğiyle orjinal görünümüne kavuşmuş. Bir gün köprünün üzerinde yaşlı bir çobanla karşılaştım. Yüzü güneş ve rüzgârla çizilmişti. Arkasında koyunları vardı. Köprüden geçiyordu. Bir süre birlikte yürüdük. Sonra ona sordum: “Bu köprü sizin için ne ifade ediyor?” Adam önce nehre baktı. Sonra omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Bilmiyorum,” dedi. “Köprü işte.” Biraz sustu. Sonra ekledi: “Su gibi. Hava gibi. İnsan kaybedince kıymetini anlıyor.” Bu cümleyi duyduğumda uzun süre cevap veremedim. Çünkü bazı cümleler, söylendiği anda değil, insanın içinde yıllar sonra tamamlanıyor. Köprüden ayrılırken geriye dönüp baktım. Taş kemer, iki kıyının arasında yine aynı sessizlikle duruyordu. Bir zamanlar birbirinden ayrılmış iki sevgili gibi. Biri burada. Biri karşıda. Aralarında yüzyıllar, savaşlar, seller, imparatorluklar, devletler, sınırlar ve insanların bütün ayrılıkları… Fakat köprü hâlâ ikisini birbirine bağlıyordu. Belki de bu yüzden eski köprüler, yalnızca taşlardan yapılmış yapılar değildir. Onlar, insanlığın birbirinden kopmama inadıdır. Bir kıyıdan diğerine uzanan sessiz bir sözdür. “Ne olursa olsun,” derler. “Bir gün yeniden buluşacağız.” Ben gençliğimde bu köprüye bir gazeteci olarak gelmiştim. Bir haber yazmak için. Bir fotoğraf çekmek için. Bir taş yapının hikâyesini anlatmak için. Fakat yıllar sonra anladım ki, aslında köprü benim hikâyemi yazmış. Ben onun üzerinden geçerken, o da benim ömrümün üzerinden geçmiş. 1970’lerde yirmi bir yaşındaki bir genç olarak bastığım taşlar, bugün hâlâ orada. Ben değiştim. Dünya değişti. Sınırlar değişti. Savaşlar geldi ve geçti. İnsanlar doğdu, sevdi, ayrıldı, öldü. Köprü ise iki kıyının arasında kaldı. Neretva’nın sesi altında. Taşların sabrında. Zamanın ağır yürüyüşünde. Ve bugün üzerinden hâlâ koyunlar geçiyor. Bazen bir ihtiyar. Bazen birbirine âşık iki genç. Bazen geçmişini arayan bir yolcu. Bazen de benim gibi, yıllar sonra geri dönen bir adam. Köprü hepsini taşıyor. Çünkü köprülerin işi budur. Kim olduğuna bakmadan seni karşı kıyıya geçirmek. Belki hayat da bundan ibarettir. İnsan, bütün ömrü boyunca bir kıyıdan diğerine geçmeye çalışır. Arada nehirler vardır. Savaşlar vardır. Ayrılıklar vardır. Zaman vardır. Ama bir yerlerde, üç yüz kırk yıldır bekleyen bir köprü mutlaka vardır. Ve insan, sonunda onun üzerinden geçer. Bazen yalnızca karşı kıyıya ulaşmak için. Bazen de kendisine geri dönmek için.

Neretva’nın iki kıyısını birbirine bağlayan bu köprü, 1682’de Haseçi Ali Ağa’nın hayır ve vakıf düşüncesiyle yükselirken ve bir yıl sonra (1683) Sultan IV. Mehmed’in hüküm sürdüğü yıllarda, 6 gözlü ve 82 metre uzunluğunda tamamlanarak Konjic’in (Koniçe) taş hafızasına katılırken yirmi bir yaşlarında bir gazeteci tarafından kaleme alınacağı ve bunca yıl sonra yeniden bir gezi yazının konusu olacağını tahmin edilmiş miydi acaba?

Yıl 2026

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler