Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: Laylalar Şehri Erzurum
Kosova’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Erzurum’a uçtum. Uçak, Anadolu’nun üzerinde ilerlerken pencereden görünen manzara giderek değişti.
Erzurum’un Balkanlar’da Şardağı yaylalarının, kayak merkezlerinin yüksekliğine erişen bir şehir olduğunu ilk duyduğumda, bu şehre nasıl tırmanılabileceğini hayal ederdim. Haritada şehirler yatay bir çizgi üzerinde durur; fakat Erzurum, sanki yeryüzünden gökyüzüne doğru yükselen başka bir âleme kurulmuş gibiydi. İnsan, ona yalnızca bir şehre gider gibi değil, dağlara, yaylalara, tarihin yüksek katlarına doğru tırmanır gibi gidiyordu.
Sonra bir gün, hayal ettiğim bu şehre beni bir davetiye götürdü.
Kosova’dan İstanbul’a, İstanbul’dan da Erzurum’a uçtum. Uçak, Anadolu’nun üzerinde ilerlerken pencereden görünen manzara giderek değişti. Yeşil vadiler, geniş ovalar ve şehirler geride kalıyor; yerini yüksek dağlara, sarp yamaçlara ve uçsuz bucaksız bozkırlara bırakıyordu. Erzurum’a yaklaştıkça, şehrin yalnızca bir coğrafya parçası olmadığını, yüksekliğin ve tarihin üzerine kurulmuş bir medeniyet olduğunu daha yolculuk sırasında hissetmeye başladım.
Bu şehir, yüzyılların içinden geçerek bugüne gelmişti. Beşinci yüzyıla ait kaynaklarda II. Theodosiopolis adıyla anılan şehir, Araplar tarafından Kal‘kala olarak adlandırılmış. Türkler ise Erzen olarak ifade ederlermiş. Selçuklu sikkelerinde görülen Erzenü’r-Rûm adı, zaman içinde bugünkü Erzurum şekline dönüşmüş. Şehrin adında bile Anadolu’nun tarihî katmanları, farklı medeniyetlerin ve dillerin birbirine eklenerek oluşturduğu uzun bir hikâye saklıydı. Zaten Erzurumun tarihi çok sayfalı bir eserdir. Ancak bu eserin sayfaları kağıt değil yazılı, duvarları oluşturan taşlardır, sikelerdir, müzelerde sergilenen nesnelerdir.
Ben Erzurum’a ilk olarak Atatürk Üniversitesinde düzenlenen bir kongreye katılmak için gelmiştim. Şimdi Teknik Üniversitesinde düzenlenen Adlibilimler kongresinde sunum yapmak için geldim. Şehrin yüksekliğine alışmaya çalışırken, aslında yalnızca fizikî bir yüksekliğe değil, tarihin de yüksek bir katmanına çıkmış olduğumu fark ettim.
Erzurum’da insanın ilk dikkatini çeken şeylerden biri taşın şehirle kurduğu ilişkidir. Burada taş, yalnızca bir yapı malzemesi değildir. Şehrin hafızasıdır. Duvarlarda, kemerlerde, kapılarda, medrese avlularında ve camilerin sütunlarında geçmişin sessizliği yaşar.
Şehrin tarihî dokusu içinde karşıma çıkan Ulu Cami, beni özellikle etkileyen yapılardan biri oldu. Taş yapısı, geniş iç mekânı ve çok sayıdaki sütunuyla insanı başka bir zamanın içine çekiyordu. Caminin içinde yürürken, yalnızca bir ibadet mekânında değil, Selçuklu şehirlerinin ruhunda dolaşıyor gibiydim. Sütunlar, kemerler ve taş duvarlar, yüzyıllardır gelip geçen insanları sessizce hatırlıyor; her taş, kendi içinde bir çağın izini taşıyordu.
Çifte Minareli Medrese
Erzurum’un taşla yazılmış en etkileyici sayfalarından biri de Çifte Minareli Medresedir. Şehrin simgesi hâline gelen bu yapı, uzaktan bile kendisini belli eden iki minaresiyle göğe doğru yükselir. Taş işçiliğindeki incelik, kapı ve cephe süslemelerindeki zarafet, Selçuklu sanatının yalnızca sağlamlık değil, aynı zamanda güzellik arayışını da gösterir.
Çifte Minareli Medrese’nin önünde durduğumda, insanın geçmişle konuşması için mutlaka kelimelere ihtiyacı olmadığını düşündüm. Bazen bir taş kapı, bir kemer, bir kabartma veya göğe yükselen bir minare, yüzyılların söyleyemediğini sessizce anlatır.
Erzurum’un tarihî dokusu yalnızca büyük yapılarla sınırlı değildir. Şehrin eski evleri de bu hikâyenin bir parçasıdır. Kaleye ve tarihî merkez çevresine yayılan eski evlerde, ikinci katları dışarıya taşan taş duvarlar, şehrin geçmişteki günlük hayatını bugüne taşıyordu. Bu evlere bakarken, bir zamanlar bu cumbalardan sokağı seyreden insanları, kışın karla örtülen taş sokakları, kapı önlerinde yapılan sohbetleri ve uzun kış gecelerinde yanan lambaları düşünüyordum.
Kalenin çevresi
Erzurum’da tarih, müzelerde olduğu kadar sokaklarda da yaşar.
Erzurum Kalesi de şehrin tarihî siluetinin en önemli parçalarından biridir. Yüksekten şehre bakarken, Erzurum’un neden yüzyıllar boyunca önemli bir merkez olduğunu daha iyi anlıyor insan. Burası yalnızca bir şehir değil, yolların kesiştiği, orduların geçtiği, devletlerin hâkimiyet kurmaya çalıştığı bir coğrafyadır. Kale, sanki bütün bu geçmişin üzerinde nöbet tutmaya devam etmektedir.
Kongre salonu
Şehrin yakın tarihini anlamak için Kongre ve Millî Mücadele Müzesini ziyaret etmek gerekir. Erzurum’un adı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Millî Mücadele süreciyle de özdeşleşmiştir. Bu binanın odalarını dolaşırken, yalnızca geçmişte alınmış kararları değil, bir milletin geleceğini yeniden kurma iradesini de düşünüyordum.
Erzurum’un tarihinin yalnızca birkaç yüzyılla sınırlı olmadığını ise Arkeoloji Müzesinde daha derinden hissettim. Binlerce yıl öncesinden kalan eserlerin karşısında dururken, insan kendi zamanının ne kadar kısa olduğunu fark ediyor. Bizim hayatımız, büyük tarih nehrinin içinde küçük bir an gibi kalıyor. Bir zamanlar bu topraklarda yaşayan, çalışan, üreten ve hayal kuran insanlar da kendi hayatlarını sonsuz sanmış olmalıydılar. Oysa bugün onların eşyaları müzelerin sessiz salonlarında bize bakıyor.
Erzurum’da beni en çok etkileyen şeylerden biri de şehrin insanlarıydı.
Çaycıdaki semaverler
Bir gün, uzun boylu semaverin bulunduğu bir çayhanede oturdum. Çayın kendine özgü bir anlam taşıdığı yerlerden biridir Erzurum. Burada çay yalnızca içilen bir içecek değildir; sohbetin başlangıcı, misafirliğin bahanesi ve insanları birbirine yaklaştıran sade bir ikramdır.
Çayımı içtikten sonra hesabı ödemek istedim. Tek çaydan para alınmaz diyerek parayı almayınca, kendimi mahcup hissetmemek için ısmarladığım ikinci çaydan da para almayı reddetti . Ben ısrar edince, onun ifadesiyle, “dökülen veya tazelenen” ikinci çayın parasının konuktan alınmadığını söyledi. Bu kez iyice şaşırdım.
Erzurum’da misafir olmak bazen böyle bir şeydi. İnsan, bir çay içip parasını ödeyerek kalkamıyordu. Şehrin insanları, konuğu kendi ikramlarının bir parçası hâline getiriyordu.
Aynı duyguyu ayakkabılarımı boyattığım zaman da yaşadım. İşini bitiren ayakkabı boyacısı ücretini almak istemedi. “Konuktan para almıyoruz,” dedi.
Bu cümle, Erzurum’un taş yapılarından daha sıcak, dağlarından daha yüksek bir anlam taşıyordu.
Çünkü bir şehir, yalnızca camileri, medreseleri, kaleleri ve müzeleriyle tanınmaz. Bir şehri asıl yaşatan, insanlarının davranışlarında görünen ahlâktır. Erzurum’da bana sunulan o küçük ikramlar, belki maddî olarak çok büyük şeyler değildi. Fakat insanın gönlünde bıraktığı iz, büyük şehirlerin pahalı sofralarından çok daha kalıcıydı.
Erzurum’da ilk defa cağ kebabı yedim.
Cağ kebapçısı
Kebabın yatay olarak ateşle ve etle kurduğu ilişki, Erzurum’un sert iklimini ve güçlü tabiatını hatırlatıyordu. Şişte pişen et, ustanın elinde ince ince kesiliyor; sofraya geldiğinde ise yalnızca bir yemek değil, şehrin mutfak kültürünün bir parçası hâline geliyordu.
Yemeğimi bitirdikten sonra hesabı istedim.
“Ödendi,” dedi kebapçı.
Önce yanlış anladığımı düşündüm. Meğer müşterilerden biri hesabı görmüş ve benim hesabımı da ödemişti.
Erzurum’da insan bazen hesabını kendisi ödemeden de sofradan kalkabiliyordu.
Bütün bu küçük karşılaşmalar, şehir hakkında kitaplarda okuyamayacağım bir şeyi öğretiyordu bana: Erzurum’da misafirlik, sözle değil, davranışla anlatılıyordu. Belki de birer rastlantıydı?
Şehrin başka bir yüzü ise Palandöken’de karşımıza çıkıyordu.
Erzurum’un yüksekliği, kışın sertliği ve dağların ihtişamı Palandöken’de birleşiyordu. Kayak merkezlerine baktığımda, yıllar önce duyduğum “Erzurum’un yaylaları kayak merkezlerinin yüksekliğindedir” sözünü hatırladım. Şehir, sanki ovanın üzerine değil, dağların gölgesine kurulmuştu.
Palandöken’in beyazlığı, Erzurum’un taş rengiyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Bir tarafta yüzyılların kararttığı taş yapılar, diğer tarafta güneş altında parlayan kar… Bir tarafta Selçuklunun sessizliği, diğer tarafta dağın rüzgârı…
Erzurum’da insan, tarihin ve tabiatın aynı anda konuştuğu bir yerde bulunuyordu.
Kümbetler
Şehrin kümbetleri de bu tarihî atmosferin başka bir yüzünü gösteriyordu. Taşın göğe doğru yükselen biçimi, ölümün bile mimariyle güzelleştirilebileceğini düşündürüyordu. Kümbetlerin çevresinde dolaşırken, geçmişte yaşayan insanların ölümlerini nasıl hatırlamak istediklerini de görüyordum. Onlar, yalnızca mezar bırakmamış; taşla, sanatla ve mimariyle bir hatıra bırakmışlardı.
Erzurum’da ikinci kez, bu defa Erzurum Teknik Üniversitesinde düzenlenen bir kongrede sunum yapmak üzere bulunduğumda, şehre ilk gelişimden farklı bir duyguyla baktım.
İnsan bir şehre ilk defa gittiğinde yabancıdır. Sokaklar, yapılar, sesler ve insanlar yeni görünür. Fakat ikinci gelişte şehir artık yalnızca bir yer olmaktan çıkar. İnsan, kendisini o şehrin eski sakinlerinden biri gibi hissetmeye başlar.
Ben de Erzurum’da böyle bir duyguya kapıldım.
Sanki daha önce de bu sokaklardan geçmiş, Ulu Cami’nin sütunları arasında durmuş, Çifte Minareli Medrese’nin gölgesinde yürümüş, eski evlerin cumbalarından sokağa bakmıştım. Sanki o çayhanede içtiğim çayın buharı yıllar önce de yüzüme değmişti.
Belki de bazı şehirler insana ilk gelişinde bile tanıdık gelir.
Erzurum da benim için böyleydi.
Tortum şelalesi
Fakat bu yüksek şehirden ayrılmadan önce, yolculuğun en etkileyici durağına, Tortum Şelalesi’ne gittim.
Tortum Şelalesi’nin dillere destan güzelliğini daha önce duymuştum. Kaynağı Uzundere çevresindeki dağlardan gelen suların oluşturduğu bu muhteşem şelale, insanın karşısında kelimelerini yetersiz bırakıyordu.
Şelalenin bulunduğu yere yaklaştıkça önce suyun sesini duyuyorsunuz. Sonra ses büyüyor. Bir uğultuya, bir çağlayana, gökyüzünden yere doğru inen büyük bir tabiat musikisine dönüşüyor.
Korkuluklara yaklaşıp aşağıya baktığımda, yüksekten dökülen suların içinden havanın nasıl yükselip çevreye yayıldığını gördüm. Su, yalnızca aşağıya düşmüyor; düşerken havayı da beraberinde sürüklüyor, çevresine serinlik ve canlılık yayıyordu.
O an, şelalenin oluşturduğu serinlik ve su zerrecikleri yüzüme çarptı.
Bir anda, sanki o su yalnızca yüzümü değil, içimi de yıkıyordu.
Havanın serinliği ciğerlerime kadar işledi. Kendimi, içimde biriken bütün yorgunlukların, şehirlerin gürültüsünün, yolların ağırlığının ve zamanın tortusunun bir anda temizlendiği duygusuna kaptırdım. Tortum’un suları, sanki insanın ciğerlerine kadar işleyip onu içeriden dışarıya doğru tertemiz yapıyordu.
Erzurum’da yüksek dağları gördüm.
Taşla yazılmış tarihin önünde durdum.
Selçuklunun medreselerinde yüzyılların sessizliğini dinledim.
Millî Mücadele’nin izlerini sürdüm.
Müzelerde binlerce yıl öncesinin insanlarıyla karşılaştım.
Bir çayhanede çayın parasını ödemekte zorlandım.
Ayakkabılarımı boyatan ustanın misafirperverliği karşısında mahcup oldum.
İlk Cağ kebabımı yedim ve hesabımın başkası tarafından ödendiğini öğrendim.
Sonra da Tortum’un sularında, bütün bu yolculuğun özünü buldum.
Erzurum, benim için yalnızca kongreler için gidilen bir şehir olmadı. O, göğe yakın bir şehir oldu.
Tarihin taşlara kazındığı, karın dağların üzerine uzun süre kaldığı, insanların bir çayı bile misafirlik saydığı, hesabın bazen hiç sorulmadığı, eski evlerin cumbalarında geçmişin gölgesinin yaşadığı, medreselerin taş kapılarında yüzyılların sessizce beklediği bir şehir…
Ve Tortum’un suları…
Onlar da bu yolculuğun son cümlesi oldu.
Erzurum’dan ayrılırken, geride yalnızca bir şehir bırakmadığımı düşündüm. Bir dağ, bir tarih, birkaç taş yapı, bir çayhanenin semaveri, bir ayakkabı boyacısının “konuktan para almıyoruz” sözü, bir cağ kebabı sofrası ve yükseklerden dökülen bir şelalenin serinliği benimle birlikte yola çıkmıştı.
Belki bazı şehirler gezilmez.
Bazı şehirler insanın içine yerleşir.
Erzurum da benim içimde, Şardağı’nın yüksekliğiyle, Palandöken’in karıyla, Ulu Cami’nin taşlarıyla ve Tortum’un ciğerlerime kadar işleyen serin suyuyla kaldı.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.