Altay Suroy Recepoğlu Yazdı: Üsküp'te Zamana Yolculuk
Taşköprü'nün taşlarına basarken insan, bu köprünün yalnız iki yakayı değil, altı asrı birbirine bağladığını hisseder. Kemerlerinden geçen her adımda bir hatıra yankılanır.
Altay Suroy RECEPOĞLU
Vardar, Üsküp'ün içinden yalnızca bir nehir gibi akmaz; hafızayı da taşır. Suları bazen bir medresenin avlusunda okunan derslerin sesini, bazen bir çocuğun ilk Türkçe hecesini, bazen de bir şairin mısralarını bugüne ulaştırır. Taşköprü'nün kemerlerine yaslanıp nehre baktığınızda, suyun hafif dalgalı akışında asırların birbirine karıştığını hissedersiniz. O an anlarsınız ki Üsküp, yalnız taş ve topraktan ibaret değildir; yürüyen bir tarihtir.
Taşköprü'nün taşlarına basarken insan, bu köprünün yalnız iki yakayı değil, altı asrı birbirine bağladığını hisseder. Kemerlerinden geçen her adımda bir hatıra yankılanır. Belki bu taşlarda çocuk Yahya Kemal'in ayak sesleri vardır. Henüz "Sessiz Gemi"yi yazmamış, henüz İstanbul'u mısralarına nakşetmemiştir; fakat gönlünün ilk ufukları burada, Vardar'ın serin rüzgârında açılmıştır. Sonraları şiirlerinde aradığı "kökü mazide olan âti" (gelecek), belki de doğduğu Üsküp'ün ruhundan başka bir şey değildir.

Aşık Çelebi türbesi
Köprünün gölgesinde bir başka isim belirir: XVI. yüzyılın zarif şairi, kadısı ve tezkire yazarı Aşık Çelebi... 1520 yılında Prizren veya Vıçıtrırın’da dünyaya gelen bu büyük edebiyat adamı, Osmanlı şiir tarihinin en kıymetli kaynaklarından biri olan Meşâirü'ş-Şuarâ adlı eserini kaleme alarak yüzlerce şairi unutulmaktan kurtarmıştır. Bir dönem Üsküp kadılığı yapan Aşık Çelebi'nin adalet dağıttığı sokaklarda bugün turistler dolaşıyor; Gazibaba'daki mütevazı kabri ise hâlâ şehrin ilim ve irfan geleneğine sessizce bekçilik ediyor.
Vardar ise bütün bunlara sessizce şahitlik eder. Suyun kıvrımlarında bazen bir medrese talebesinin sesi, bazen bir dervişin nefesi, bazen de Balkan Harbi'nin hüznü dolaşır.
Paşa Yiğit Bey Türbesş ve Camiinin mihrap duvarı
Eski Çarşı'ya yöneldiğinizde zaman bir anda yavaşlar. Çarşının merkez bölümünde 1392 yılında Üsküp’ü fetheden ve ilk sancakbeyi olan Paşa Yiğit Bey’in camii ve Türbesi heyecan yaratır. Üsküp’ün ilk camii. İkinci Dünya savaşı süresince 1943 yılında Faşit Almanlar tarafından Üsküp’ün bombalanmasıyla hasar görmüş ve Türkiye’ye göç eden, Üsküp asıllı Türk İş Adamı Tarık Şara tarafından onarılarak 2015 yılında hizmete açılmış.
Gezdiğim mekân, yalnızca taş ve kubbeden ibaret değil; Üsküp’ün hafızası, Balkanlarda Türk-İslâm varlığının sessiz ama vakur bir nişanesi.
Yiğit Paşa Kümbeti ile Şeyh Meddah Baba Kabri, Türk Çarşısı’nın kalbinde, gündelik telaşın tam ortasında zamana direnerek duran iki dua gibiler.
Yorgun bir günde “gözlerimi aydınlattılar. Çünkü bu tür mekânlar bedeni değil, ruhu dinlendirir.
Yiğit Paşa’da fetih iradesi, Meddah Baba’da irfan ve söz yan yana durur.
Biri kılıcın adaletini, diğeri kelâmın hikmetini temsil eder.
Osmanlı şehir kurarken önce mezarını ve mabedini yerleştirirdi; çünkü şehir, önce manayla başlardı.
Taşın tarihini değil, taşın bende uyandırdığı ışığı görüyorum.
Bu, tarihçinin değil yalnızca; şairin ve hafıza taşıyıcısının bakışı olmalı.

İsa Bey Camii ve haziresinde bir şahide
Taş döşeli dar sokaklar, asırlardır aynı sabırla yürüyen insanların ayak izlerini saklar. Bir yanda kubbeleri göğe yükselen Mustafa Paşa Camii, diğer tarafta İsa Bey Camii, biraz ileride Sultan Murad Camii... Minarelerden yükselen ezan sesleri, çarşının çekiç seslerine, bakırcıların örslerine ve kahvehanelerden yükselen sohbetlere karışır.
Kurşunlu Han
Kervan yollarından gelen yolcuların konakladığı Kurşunlu Han, Sulu Han ve Kapan Han, bugün bile taş duvarlarında nice kervanın yorgunluğunu saklar. Deve kervanlarının boyunlarındaki çan sesleri çoktan sustu; fakat hanların avlularına düşen güneş hâlâ aynı sıcaklığı taşır. Her kemer, her revak, Osmanlı şehir medeniyetinin zarafetini fısıldar.
1973 yılı...
1973 yılında askerlik görevim nedeniyle Üsküp’teydim. Adı Tito olan Kışlada görev yapıyordum. Şehirde kurye olarak görevli olduğum için, kışladan ayrılıp Üsküp’e gitme imkânım vardı. Bu, benim için yalnızca bir görev kolaylığı değildi. Her şehir çıkışı, gençliğimin başka bir sayfasını açan küçük bir yolculuktu. Kışlanın disiplinli ve kapalı dünyasından çıkıp Üsküp sokaklarına karıştığımda, kendimi bir asker olarak değil, şehrin geçmişini keşfetmeye çalışan genç bir yolcu gibi hissederdim.
İlk durağım çoğu zaman Bitpazar olurdu. Bitpazar’a vardığımda, şehrin bütün sesleri birdenbire etrafımı sarardı. Satıcıların bağırışları, dükkânlardan yükselen konuşmalar, eski taş duvarlara sinmiş kokular ve insan kalabalığının kendine özgü hareketliliği… Bitpazar ile Türk Çarşısı arasındaki sınırı hiçbir zaman kesin olarak belirleyemedim. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını anlamak mümkün değildi. Sanki ikisi, aynı büyük çarşının farklı nefesleriydi.
Türk Çarşısı’na girişte, çoğu zaman sıcak bir simit-poğaça alırdım. Bugün geriye dönüp baktığımda, o simit-poğaçanın damağımda kalan lezzetinin yalnızca bir yiyeceğin tadı olmadığını anlıyorum. O lezzet, 1972 Üsküp’ünün kendisiydi. Sıcak ekmeğin kokusu, çarşının kalabalığı, dükkânların önünde duran insanlar ve taş sokakların üzerinde ağır ağır ilerleyen hayat… Bazen bir şehrin hafızası, büyük tarih kitaplarında değil, insanın damağında kalan küçük bir lezzette saklanır.
Bitpazar’dan sonra Dükkancık olarak bilinen mahalleye geçerdim. Annemin halası Vezire Hanım ile eşi Musa Efendi orada yaşıyordu. Onları ziyaret ettiğim günler, Üsküp’ün benim için yalnızca bir şehir olmaktan çıktığı günlerdi. Çünkü onların evinde, şehrin yaşayan hafızasıyla karşılaşırdım.
Musa Efendi’nin yaşı yüzüne yaklaşmıştı. Onu dinlerken bazen bir insanın değil, Üsküp’ün kendisinin konuştuğunu düşünürdüm. Geçmişi hafızasında öylesine canlı taşıyordu ki, anlattığı olaylar bir zamanlar yaşanmış hatıralar olmaktan çıkıyor, gözümün önünde yeniden canlanıyordu.
Bir başka gün, Türk Çarşısında “Sloga” çayhanesinde Derviş Hüseyin Amca ile otururdum. Çayhanenin duvarlarına sinmiş yılların sessizliği içinde, çarşıyı ve Üsküp’ün rivayetlerini anlatırdı. Onun anlattıkları bazen tarih ile efsanenin, gerçek ile hatıranın birbirine karıştığı uzun hikâyelere dönüşürdü. Üsküp’te her taşın altında bir hikâye, her sokak köşesinde bir hatıra vardı. Şehir, kendisini bilenlere geçmişini anlatıyor; fakat bunu yüksek sesle değil, fısıltıyla yapıyordu.
Dükkancık ziyaretlerimin dönüşünde, 1963 depreminde yıkılmış olan Dükkancık Camii’nin harabelerinin yanından ve Hazınlıklar (Türk-Arnavut) tiyatrosu önünden geçerek yeniden Bitpazar’a ulaşırdım. Bir zamanlar insanların ibadet ettiği, ezan seslerinin yükseldiği bir mabedin geriye kalan taşlarına bakarken, Üsküp’ün geçmişi ile bugünü arasındaki kırılmayı daha derinden hissederdim.
Musa Efendi ise bana başka bir Üsküp’ü anlatırdı. Özellikle Taşköprü’den başlayıp Debar Mahallesi’ne kadar uzanan, atların çektiği raylı tramvaydan söz ederken yüzünde başka bir ifade belirirdi.
Birkaç defa babasıyla birlikte bu tramvaya bindiklerini anlatırdı. Taşköprü’den hareket eden tramvay, raylar üzerinde ağır ağır ilerleyerek Debar Mahallesi’ne kadar giderdi. Atların çektiği bu tramvay, onun çocukluk ve gençlik yıllarının Üsküp’üne ait bir hatıraydı. Musa Efendi’nin anlatımında tramvay yalnızca bir ulaşım aracı değildi. O, eski Üsküp’ün şehir hayatının bir parçasıydı; insanların buluştuğu, mahalleleri birbirine bağlayan ve şehrin günlük hayatını hareketlendiren bir zaman işaretiydi.
Tramvayın Şaban Paşa ve kardeşleri tarafından işletildiğini söylerdi. Sonra, Türk iktidarının sona ermesiyle birlikte rayların söküldüğünü ve Belgrad’a götürüldüğünü anlatırdı. Bu cümleyi her duyduğumda, sanki yalnızca demir rayların değil, bir şehrin geçmişine ait bir parçanın da yerinden sökülüp götürüldüğünü hissederdim.
Bazen de Taşköprü’nün hemen yanındaki Burmalı Camii’nden söz ederdi. O zaman sesine derin bir hüzün çöker, konuşmasının arasına uzun suskunluklar girerdi. Bir caminin yıkılışını anlatırken aslında yalnızca bir yapının yıkılışından bahsetmediğini bilirdim. Onun “ah”ında eski Üsküp vardı. Camileri, hanları, çarşıları, tramvayları, köprüleri ve insanlarıyla kaybolmuş bir şehir…
Ben 1972 yılında Üsküp’ün sokaklarında dolaşırken, aslında iki ayrı zamanın arasında yürüyordum. Bir tarafta benim yaşadığım Üsküp vardı: Tito Kışlası, askerlik, kurye olarak dolaştığım sokaklar, gençliğin aceleci adımları ve geleceğe dönük bakışlar…
Diğer tarafta ise Musa Efendi’nin hafızasında yaşayan Üsküp bulunuyordu: Taşköprü’den Debar Mahallesi’ne doğru ilerleyen atlı tramvay, Bitpazar’ın kalabalığı, Türk Çarşısı’nın sesleri, yıkılmış Dükkancık Camii, Taşköprü’nün yanındaki Burmalı Camii ve geçmişin içinden gelen uzun bir “ah”…
Bazen de Sanatçılar Köprüsü’nden geçerken, şair Necati Zekeriya’nın geçenlere hitap eden heykeliyle karşılaşırdım. Şehrin taşlarına sinmiş şiir duygusu, geçmişin sessizliğiyle birleşirdi. Üsküp, bir yandan tarihini kaybetmiş gibi görünürken, diğer yandan şairleri, hikâyeleri ve yaşlı insanların hafızalarıyla kendisini yeniden kuruyordu.
O yıllarda Üsküp’ü henüz bütünüyle tanımıyordum. Fakat bugün geriye dönüp baktığımda, şehrin beni yavaş yavaş kendi hafızasının içine çektiğini anlıyorum. Bir simit-poğaçanın tadında, köhne bir çayhanede anlatılan rivayette, yaşlı bir adamın atlı tramvay hikâyesinde, yıkılmış bir caminin taşlarında ve Taşköprü’nün gölgesinde Üsküp’ün gerçek sesini duymaya başlamıştım.
Üsküp’ün o yıllardaki sessizliği, aslında bir suskunluk değildi. Şehir konuşuyordu. Fakat yüksek sesle değil; taşlarıyla, harabeleriyle, çarşılarıyla, yaşlılarının hatıralarıyla konuşuyordu.
Ben de 1972 yılında, genç bir asker olarak o sessiz konuşmayı dinlemeye başlamıştım. Çarşıya her gelişimde aynı heyecana kapılırdım. Üniformamın içinde bir asker olsam da, ruhumda şiir taşıyan bir yolcuydum. Türk Çarşısı'nın taş sokaklarında yürürken zamanın bana dokunduğunu hissederdim. Bakırcılar Çarşısı'nda yükselen çekiç sesleri bana vezin olur, baharatçı dükkânlarından yükselen kokular mısraların arasına sinerdi. Yaşlı bir esnafın "Hoş geldin evladım." deyişi, memleketten uzakta insanın yüreğini ısıtan bir dua gibi gelirdi.
Çarşının girişindeki küçük fırından yükselen sıcak hamur kokusu, daha sabahın ilk saatlerinde insanı kendine çekerdi. Susamla cömertçe süslenmiş, dışı hafif çıtır, içi yumuşacık simit ile tereyağının kokusunu taşıyan “Simit poğaça”... Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti; nice şehirler, nice sofralar gördüm. Fakat o sabah Üsküp'ün Türk Çarşısı'nın girişinde ayaküstü yediğim simidin ve poğaçanın damağımda bıraktığı lezzet hâlâ ilk günkü tazeliğini koruyor. Meğer bazı tatlar yalnız un, su ve susamdan yapılmıyormuş; memleket hasretiyle, gençlikle ve şehrin ruhuyla yoğruluyormuş.
Kahvaltıdan sonra yolum çoğu kez çarşının içindeki eski bir çayhaneye düşerdi. Ahşap sandalyeleri gıcırdayan, duvarları yılların isine bulanmış, bakır semaveri hiç sönmeyen o köhne çayhanenin en kıymetli hazinesi ne çayıydı ne de kahvesi... Asıl hazine, orada çayını içen başında vişne renginde fes taşıyan Derviş Hüseyin Amca'ydı.
Beyaz sakalını sıvazlayarak ağır ağır konuşur, her cümlesini bir yudum çayla mühürlerdi. Onun anlattığı Üsküp, kitaplarda yazan şehir değildi. Taşköprü'nün neden geceleri inlediğini, Vardar'ın hangi gecelerde eski savaşçıların gölgelerini taşıdığını, hanlarda konaklayan kervanların nasıl hikâyeler bıraktığını, hangi caminin avlusunda hangi dervişin dua ettiğini öyle bir anlatırdı ki, insan masadan kalktığında bir çay içmiş değil, birkaç asır yaşamış gibi olurdu.
Bazen sözü Yahya Kemal'e getirirdi.
"Evlat," derdi, "şairler şehirlerden doğmaz; şehirler şair doğurur."
Sonra Âşık Çelebi'den bahseder, eski Üsküp kadılarının adaletinden söz açardı. Kimi zaman Tefeyyüz Mektebi'nin ilk talebelerini anlatır, kimi zaman Balkan Harbi'nin bıraktığı derin sessizliği... Rivayetlerle hakikatleri birbirine öyle ustalıkla örerdi ki, hangisinin tarih, hangisinin efsane olduğunu ayırmaya gönlünüz razı olmazdı. Çünkü bazı şehirler yalnız belgelerle değil, yaşlı insanların hafızasında saklanan hikâyelerle de ayakta kalır. Aynı kışlada, aynı dönemde askerliği yaptığımız kadim arkadaşım İskender Muzbeğ ile bunları yaşadığımızın kanıtı yazılı günlüklerimiz ve yazılı eserlerimizdir.
Ben bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki Derviş Hüseyin Amca aslında bana Üsküp'ü değil, bir medeniyetin hafızasını anlatıyormuş. O köhne çayhane ise benim ilk gerçek tarih mektebimmiş. Üniversitelerde öğrenilen bilgiler aklı zenginleştirir; fakat böyle insanların anlattıkları, insanın ruhunu zenginleştirir. Üsküp, yalnız taş eserleriyle değil, kalemiyle de yaşayan bir şehirdir.
Derviş Hüseyin Amca'nın anlattığı rivayetler de Vardar'ın suyuna karışır, köprünün kemerlerinden geçerek gecenin sessizliğine doğru akardı.
O günlerde farkında değildim; ben yalnız askerlik yapmıyor, Üsküp'ü içime işliyordum. Şiir biraz da böyle doğuyordu. Bir simidin sıcaklığından, eski bir çayhanenin buğusundan, yaşlı bir adamın anlattığı rivayetlerden, Vardar'ın ağır akışından ve Taşköprü'nün taşlarına sinmiş asırlık sessizlikten... Yıllar sonra kaleme dökülen her satırın mayasında, Üsküp sabahları vardı.
Akşamüstü Vardar kıyısına iner, Taşköprü'nün korkuluklarına yaslanırdım. Güneş, nehrin üzerine bakır renkli bir örtü sererken, Üsküp'ün minareleri göğe doğru uzanır, kubbeler kızıl bir ışıkla parıldardı. O saatlerde şehir bana yalnız görünmezdi; sanki Yahya Kemal yanımda yürür, Âşık Çelebi sessizce notlar tutar, Evliya Çelebi ise gördüklerini Seyahatnamesine kaydediyordu. Şiirin, tarihin ve hayatın aynı sokakta yürüyebildiği başka bir şehir tanımadım.
Cumhuriyet döneminden sonra burada yayımlanan Birlik gazetesi, Balkanlar'da Türkçenin sesi oldu. Onun etrafında yetişen Sesler dergisi ve diğer kültür yayınları, yalnız haber vermedi; şiiri, hikâyeyi ve düşünceyi de yaşattı. Türkçe, matbaanın mürekkebiyle yeniden nefes aldı. Nice genç kalem ilk şiirini bu sayfalarda yayımladı; nice yazar Balkan Türklerinin hafızasını satırlara emanet etti.
Üsküp sokaklarında gezerken yalnız mimariyi değil, edebiyatı da görürsünüz. Necati Zekeriya'nın çocuklara seslenen sıcak dili, Fahri Kaya'nın hikâyeleri, İlhami Emin'in şiirleri, Nusret Dişo Ülkü'nün zarif mısraları ve Hasan Mercan, Avni ve Suat Engüllü kardeşler gibi daha nice Balkan Türkü yazarın sesi bu şehrin taşlarına sinmiştir. Onlar, Vardar'ın akışını kelimelere dönüştüren edebiyat işçileridir.

Şehrin kültür hayatının en parlak ocaklarından biri de Türk Halk Tiyatrosudur. Perdesi her açıldığında yalnız bir oyun sahnelenmez; Türkçenin sesi, Balkanların ortasında yeniden yankılanır. Sahnedeki her replik, geçmişten geleceğe uzanan görünmez bir köprü kurar. Alkışlar yalnız oyuncular için değil, yaşatılan bir kültür içindir.
Zaten "Şehirler yalnız binalarla kurulmaz; çocukların diliyle, şairlerin kalemiyle ve insanların hafızasıyla yaşar."
Bir anda geriye dönüp Taşköprü'ye bakıyorum.
Bir tarafta Yahya Kemal'in çocukluğu...
Bir tarafta Aşık Çelebi'nin ilim dünyası...
Eski Çarşı'da hanlar, hamamlar ve camiler...
Türk Halk Tiyatrosu'nun sahnesi...
Birlik gazetesinin mürekkep kokusu...
Sesler, Sevinç, Tomurcuk dergilerinin sayfalarında büyüyen şiirler...ve yazarların yayınlanan kitapları.
Tefeyyüz Okulu'nun sınıflarında yeniden Türkçe okumaya başlayan çocuklar...
1972 yılının genç askeri olarak çarşıda dolaşan kendi gölgem...
Ve bütün bunların ortasında ağır ağır akan Vardar...
İşte o zaman anlıyorum ki Üsküp, yalnız gezilen bir şehir değildir; okunur, dinlenir ve hissedilir. Onun sokakları bir tarih kitabının sayfaları, hanları bir medeniyetin hafızası, camileri göğe açılmış duaları, köprüleri ise geçmişle geleceği birbirine bağlayan mısralardır.
Tefeyyüz Okulu
Üsküp'ten ayrılırken insan valizine birkaç hatıra koyabilir; ama gönlüne bütün bir medeniyeti alıp döner. Çünkü bu şehir, Yahya Kemal'in ilk nefesi, Aşık Çelebi'nin kalemi, Tefeyyüz'ün Türkçe sevinci, Türk Halk Tiyatrosu'nun alkışı, Birlik gazetesinin mürekkebi, Sesler dergisinin şiiri, Necati Zekeriya'nın çocuklara uzanan gülümsemesi ve Vardar'ın hiç susmayan türküsüyle yaşamaya devam eden büyük bir kültür başkentidir.
Benim için ise Üsküp, yalnız yıllar önce askerlik yaptığım bir şehir değil; her dönüşümde bana yeniden şiir yazdıran, taşları kadar hatıraları da konuşan, Balkanlar'ın kalbinde atmaya devam eden bir vefa şehridir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.