Cihat Yaycı  -- Doğu Akdeniz EGE  -- Libya  --  Mavi Vatan

Cihat Yaycı'nın Genelkurmay Merkeze çekilmesi geniş kitlelerde büyük huzursuzluğa neden oldu. Bugün hem Yaycı Paşa'nın merkeze çekilmesini hem de Türkiye'nin Ege ve Akdeniz politikalarıyla birlikte 'Mavi Vatan' kavramını siyasi analize girmeden ele alacağız. Bu konu anlaşıldığında Yaycı Paşa'nın durumu biraz daha anlaşılabilir olacaktır.

Türk dış politikasının jeopolitik açıdan Kıbrıs Deniz Alanları ve Anadolu Deniz Alanları sorunu bulunmaktadır. Kıbrıs Deniz Alanları Doğu Akdeniz'i, Anadolu Deniz Alanları ise Ege Deniz'i sorununu şekillendirmektedir. Burada yapmamız gereken ilk tespit şudur: Kıbrıs/Doğu Akdeniz sorunu ve Ege Deniz'i sorunu aynı yöntemlerle çözülemez. Bu iki sorunun çözümleri birbirinden çok farklıdır ve bu farklılığın haklı sebepleri vardır. 

Genel anlamda Kıbrıs konusu ve Doğu Akdeniz meselesi Türkiye için Kıbrıs'tan kaynaklanan haklar ve BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarına göre atılacak adımlarla çok rahatlıkla savunabileceğimiz bir konu iken; Anadolu'nun deniz alanları, yani Ege Deniz'inde Yunanistan ile olan sorunlarımız Uluslararası hukuk normları ve sözleşmeleriyle savunabileceğimiz bir konu değildir. Çünkü; Türkiye uluslararası deniz sözleşmelerine taraf değildir. Ege meselesi bizim geleneksel dış politikamızla yürütülmesi gereken bir süreç olmuştur.

Doğu Akdeniz Sorunu

Kıbrıs adasının çevresinde keşfedilen hidrokarbon yataklarıyla birlikte Doğu Akdeniz sorununun hızla önümüze geldiğini gördük. Yunanistan, Mısır, Fransa ve İsrail'in GKRY üzerinden, GKRY'nin yetki alanları olduğu iddia edilen parsellerde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine girmesi Türkiye'yi de aynı yola teşvik etmiş, Türkiye'de KKTC'ye ait olduğunu iddia ettiği parsellerde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine başlamıştı. Türkiye'nin attığı bu adımı karşı tarafın tahrikini göz önünde tutup haklı görünen bir adım olarak değerlendirsekte elimizde kapı gibi BM kararı olması nedeniyle müzakere şartlarının sonuna kadar zorlaması gerekmektedir. Türkiye'nin KKTC'nin etrafında parsel ilan etmesi ise taraf olmadığımız Uluslararası Deniz Hukukuna dayandırılmıştır. Ve bu stratejik bir hata olmuştur.

Çünkü; BM Güvenlik Konseyi kararına göre Kıbrıs iki toplumlu ve her iki toplumun eşit siyasi haklara sahip olduğu bir ada olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra Kıbrıs adasının etrafindaki hidrokarbon yataklarının tamamına, parsel belirlemeden tüm Kıbrıslılara ait olduğuna dair BM Güvenlik belgesi mevcuttur. Velhasılı; bu doneleri dikkate aldığımızda GKRY'nin ilan ettiği parseller dahil KKTC'nin bu bölgelerde ortak haklara sahip olduğunu görmekteyiz. Türkiye burada hukuki haklarını sonuna kadar savunabilir, arama faaliyetleri gerçekleştiren şirket ve devletlerle uzun soluklu müzakere edebilirdi. Hatta; Türkiye BM'den kaynaklanan haklarının sonuna kadar arkasında durup karşı tarafın attığı adımları SAVAŞ SEBEBİ dahi sayabilirdi. Fakat, son 2 yılda bir şeyler oldu ve Türkiye'nin bu alandaki politikası farklılaşmaya başladı. Nedenlerini aktaracağım. En nihayetinde yolun sonu zaten müzakere masası olacaktır... Buraya tekrar döneceğiz.

Ege Deniz'i sorunu

Türkiye Cumhuriyeti'nin Ege sorununa yaklaşımı çok uzun yıllardır (yaklaşık 60 yıl) değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Türk dışişlerinin Ege sorununa dair gelenekselleşmiş politikayı son iki yıldır devam ettirmesinin önemli nedenleri vardır. 

Türkiye 1958 Cenevre Deniz Hukuku ve daha sonraki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf değildir, olmamıştır. Türkiye bu sözleşmelere taraf olması halinde Yunanistan'ın 12 ada ve bölgedeki adacıklar üzerindeki hak iddasını ve FIR (Uçuş Haber Alma Bölgesi) hattında iddia edilen bölgedeki haksız tutumunu kabul etmiş olacaktır. Türkiye bu sebeplerden dolayı Ege sorununu hukuki değil gelenekselleşmiş metodlarla çözme yoluna gitmiştir. Nedir bu gelenekselleşmiş politika?

Türk dış politikası Uluslararası arenada da kabul görünen biçimde Ege'yi Anadolu'nun doğal bir uzantısı olarak görmektedir. Bu bağlamda Türkiye Ege'yi özel bir deniz olarak görüp Yunanistan'la hakkaniyet çerçevesinde paylaşmayı uygun görmüştür. Türkiye'nin pozisyonu aslında oldukça şahin kabul edilebilecek bir pozisyondur. Türkiye Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmadığı için Kıta Sahanlığı, kapalı deniz, açık deniz ve 6 mil gibi kurallara tabi olmamıştır. Ancak, Yunanistan'ın 6 milin üzerine çıkması halinde bunu SAVAŞ SEBEBİ sayarak şahin bir politika benimsemiş ve her seferinde Yunanistan'ı masaya davet etmiştir.

Çünkü; Türk dış politikası Türkiye ve Yunanistan'ı karşı karşıya olan değil, yan yana olan iki devlet olarak kabul etmektedir. Ege de uluslararası normlarda Anadolu'nun bir uzantısı olarak kabul edildiği için Türkiye insiyatif kullanıp Ege'nin tamamını kullanabilecek şartlara sahiptir; askeri gücüyle bunu dayatabilir de, ancak Türkiye Yunanistan'la anlaşma yoluna gidip Ege'nin yarı yarıya kullanılmasını amaçlamaktadır. Bu amacın altında Türkiye'nin Balkanlar ve Doğu Akdeniz'e uzanan jeopolitik hedeflerinin olduğu aşikardır.

Libya MEB Anlaşması

Türkiye iki yıl öncesine kadar EGE sorununu Uluslararası Deniz Hukukuna değil geleneksel politikalarına; Kıbrıs/Doğu Akdeniz meselesinde ise BM'den kaynaklanan hukuki dayanaklarını dikkate alarak politika geliştiriyordu.

Ancak son 2 yılda geliştirilen perspektif Türkiye'yi hem Libya ile yapılan MEB anlaşmasında hem de Doğu Akdeniz'de zora sokmaya başladı. Libya ile yapılan MEB'e bakalım: MEB gereği Libya Türkiye arasında uzanan hattın Ege'nin güneyine kadar geldiğini görüyoruz. Bir nevi Ege'nin güney sınırını belirlemiş oluyoruz. Peki, belirlediğimiz güney sınırından Ege'nin kuzeyine kadar olan ve Yunanista'nın işgal ettiği alan ne olacak? Yunanistan ilerde Libya'da kim iktidar olursa olsun başka bir anlaşma yapsa ve bu alanda MEB ilan etse, bu anlaşmada da bizi referans göstererek uluslararası hukuka dayandırsa elimizde Ege diye bir şey kalmayacak. Bir nevi Ege'yi kendi elimizle Yunanistan'ı mı veriyoruz? Sorusu karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca; Libya ile yapılan MEB anlaşması Ege'nin güney sınırını da belirlediği için Doğu Akdeniz'de başka sorunların karşımıza çıkmasına neden olabilecektir.

Mavi Vatan - Cihat Yaycı - Türk dış politikası

Bilindiği üzere "Mavi Vatan" olgusu Cem Gürdeniz ve Cihat Yaycı komutanlarımızın çabalarıyla ortaya çıktı. Zira "Mavi Vatan"ın harita çizimi ve Libya ile yapılan MEB Anlaşması'nın Cihat Yaycı Paşamızın uzun uğraşları sonucu ortaya çıktığını biliyoruz. Libya ile yapılan MEB anlaşmasına değindiğimiz için şimdi "Mavi Vatan" tanımının nasıl ortaya çıktığını anlatalım.

Cem Gürdeniz ve Cihat Yaycı'nın ortaya çıkarttığı "Mavi Vatan" haritasının temel dayanağı nedir? Bu haritanın temel dayanağı Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmeleri ve devletler arasındaki olası Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmalarıdır. Peki, Türkiye bu anlaşmalara taraf mıdır? Yukarıda anlattığımız nedenlerle Türkiye Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmelerine taraf değildir.
Peki, taraf olmadığımız bir sözleşmeyi dayanak göstererek nasıl "Mavi Vatan" ilan edebiliyoruz?
Evet, bu soruyu açık bir dille çözmeye çalışalım...

İlk tespitimiz şu olsun: Mavi Vatan tabiri toplumun duyarlılığı açısından muhteşem bir çıkış olmakla birlikte dış politikadaki adımlarımız için büyük sorun teşkil etmektedir.

Mavi Vatan tabirinin ortaya çıkması Yunanistan'ın yayımladığı hayali, hiçbir realitesi olmayan Seville Haritası'na dayanmaktadır. Bu haritaya göre Yunanistan Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki etki alanını kısıtlamış ve Türkiye'yi sınırlarına hapsetmiştir. İyi, güzel de, hiçbir realitesi olmayan bir harita üzerinden realist bir dış politika yapmak mümkün müdür? Değildir ve bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Çünkü; Türkiye'ye bu haritanın gerçek olduğuna inandırıp geleneksel politikanın dışına çıkarılması amaçlanmış ve bunda askerlerimizin teşvikiyle başarılı olmuşlardır. Halbuki yukarda yazdığımız gibi; Türkiye EGE sorununu geleneksel, Kıbrıs/Doğu Akdeniz sorununu ise BM'den kaynaklanan hakları çerçevesinde yürütüyor, Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf olmaya gerek duymuyordu. Fakat, Seville Haritasının Türkiye'nin gündemine girmesi -ki bu da bilinci ve organize bir iştir- Türkiye'nin pozisyonunda değişikliğe gitmesine ve yanlış adımlar atmasına neden olmuştur.

Gün itibariyle Türkiye'nin Doğu Akdeniz yetki alanlarını gasp eden hiçbir anlaşma bulunmamaktadır. Bu bağlamda; ne Yunanistan'ın GKRY ile, ne GKRY nin Suriye ile, ne de Mısır'ın Yunanistan ile Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki yetki alanlarını kısıtlayacak veya önümüzü kesmeye yönelecek bir anlaşması ve girişimi yok. Yani, bizim "Mavi Vatan" tutumumuz sonradan korku ve endişe üzerine kurgulanmış bir çıkarımdır. Biz bu çıkarımdan yola çıkarak KKTC'nin etrafında parseller ilan ettik. Bu parselleri neye göre ilan ettik? Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesine göre. Peki, biz bu deniz hukukuna taraf mıyız? Hayır. Taraf olursak yukarıda yazıldığı üzere Yunanistan'ın idealarını kabul etmiş oluyoruz. Anlaşılacağı üzere burada ciddi bir hata var. Ayrıca; Türkiye'nin zaten Kıbrıs'ta garantörlükten doğan doğal hakları bulunduğu için Deniz Hukuku gibi bir sözleşmeye de ihtiyaç duyulmamaktadır.

Hadi Mavi Vatan dedik...

Mavi Vatan sadece ve sadece 'Kara Suları'nı kapsayan bir durumdur. Kara Suları alanı yasama, yürütme ve yargı yetkilerimizi kullanabileceğimiz bir alan. Diğer deniz alanları yine Uluslararası Deniz Hukukuna göre kıyıdaş ülkelerle ortak yetki alanı sağlıyor. Bu bölgelerin üstünden geçen gemiyi kontrol edemeyeceğiniz gibi bu alanı "Vatan" olarak kabul etmenin de hiçbir hukuki alt yapısı bulunmamaktadır. Konunun hukuk ve dış politika boyutu çok daha derin olduğu için Cihat Yaycı Paşa'nın merkeze çekilmesini kısaca yorumlayıp yazımızı bitirelim.

Cihat Yaycı Paşa Türk Devletine büyük hizmetlerde bulunmuş bir vatanseverdir. FETÖ ile girdiği mücadele takdire şayandır. Türk Milletinin denizlerdeki hakkını korumak için büyük bir uyanış gerçekleştirmiştir. Bunların hepsini kabul etmek zorundayız. Bununla birlikte Cihat Yaycı Paşa'nın merkeze çekilmesini yukarıda anlattığım dış politikadaki yanlışlardan dönülmesi için ilk adım olarak okuyorum. Paşanın bir takım ihaleler nedeniyle görevden alınması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı kanaatindeyim. İhale haberleriyle toplumun buraya kanalize edilmesi 'bahane' olarak toplumun zihnine sokulmak istenmiş olabilir. Son zamanlarda Libya ve İsrail konularının gündeme gelmesinin nedenlerini de Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve EGE'deki dış politikasında geleneksel çerçeveye dönülmesi veya bir başka yeni dış politika üretilmesi bağlamında değerlendirmenin mümkün olduğu kanaatimi belirtmek isterim.

Saygılar.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.