Cüneyt Şaşmaz Yazdı: 10 Ağustos’un Hayaleti: Sevr’den Çerçeve Yasaya Aynı Zihniyet mi?!
Tarih rastgele midir, yoksa birileri aynı günü bilinçli mi seçmiştir?! Bu soruyu sormak “komplo” değildir. Çünkü Sevr’i onaylamayan Meclis’in, 106 yıl sonra aynı tarihte bu metni onaylaması tesadüfün ötesinde bir semboldür.
Atatürk’ün Nutuk’ta açıkça kaydettiği gibi:
“Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılan büyük bir suikastın sona erişini ifade eden bir vesikadır.”
10 Ağustos 1920’de Osmanlı hükümeti Sevr’i imzaladı.
TBMM ise o metni asla onaylamadı; “vatan haini” ilan etti.
Tam 106 yıl sonra, 10 Ağustos 2026’da aynı Meclis, kamuoyunda “çerçeve yasa” ya da “Terörsüz Türkiye yasası” olarak bilinen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u 467 kabul oyuyla geçirdi.
Tarih rastgele midir, yoksa birileri aynı günü bilinçli mi seçmiştir?!
Bu soruyu sormak “komplo” değildir.
Çünkü Sevr’i onaylamayan Meclis’in, 106 yıl sonra aynı tarihte bu metni onaylaması tesadüfün ötesinde bir semboldür.
Bu yazı bir öfke yazısı değil.
Bir uyarı yazısıdır.
Çünkü yasa yürürlüğe girmiştir.
Hayata geçerse Türkiye’nin kaderi değişir.
O yüzden hem yasanın ne olduğunu hem de etrafında dönen psikolojik savaşı net görmek zorundayız.
Neden tam 24 yıl sonra, neden şimdi?!
Türkiye ekonomisi Osmanlı’nın son dönemine benzer bir kırılganlıkta.
Üretim daraldı, tarım çöktü, çiftçi mesleği bıraktı, verimli topraklar el değiştiriyor.
Kendi kendine yeten bir ülke olmaktan çıktık.
Siyasetçiler ise süreci durduracak iradeyi göstermiyor; tam tersine dizayn edilmiş gibi hareket ediyor.
İçeride milyonlarca yabancı var, bir kısmına vatandaşlık verildi.
Dışarıdan koordineli bir gerilim çıkarsa -İran’daki Ocak örneklerinde gördüğümüz gibi- bu kitleler kolayca araç haline getirilebilir.
Üçüncü bir neden daha var:
Toplum yıllardır sistematik olarak kutuplaştırıldı, umutsuzlaştırıldı ve “kime oy vereyim ki” noktasına getirildi.
İşte bu üç zemin hazır olunca yasa önümüze geldi.
Bu bağlamda soru şu:
MI7 neydi, ne yaptı?!
MI7, 1916’da İngiliz Dışişleri’ne bağlı kurulan askerî propaganda birimidir.
Savaş bitince kapatılmadı; yöntemleri BBC ve Dışişleri hattına aktarıldı.
Görevi basını yönetmek, sansür uygulamak, müttefik kamuoyunu yönlendirmek ve düşman (Alman + Osmanlı) kamuoyunu çökertmekti.
Sayılar resmî kayıtlarda duruyor:
1917-1918 arasında esir mektupları 594 bin kez basıldı, 90 bin fotoğraf kartı çoğaltıldı, 85 bin büyük boy sahte mektup poster haline getirildi.
Toplam 25 milyon 986 bin propaganda malzemesi dağıtıldı.
Uçakla atmak savaş suçu ilan edilince balonlara geçildi; binlerce balonla Almanya ve Osmanlı topraklarına tonlarca kâğıt yağdırıldı.
En kritik nokta şudur:
Aynı haber iki farklı kılıfla servis edilirdi.
Bir taraf “destekliyor” gibi, diğer taraf “karşı duruyor” gibi yazardı.
Özünde ikisi de aynı merkeze hizmet ederdi.
Bugün “Yeni Parti evet dedi, bazıları hayır dedi ama partiden ayrılmadı” tablosu tam bu kalıptır.
İkinci kritik nokta:
Osmanlı’yı parçalamak için özel birim kuruldu.
Mısır’daki Arap Bürosu, Lawrence hattı, Filistin ve Mezopotamya kampanyaları…
Amaç Arap askerin Osmanlı’ya bağlılığını koparmaktı.
“Siz Türkler ve Almanlar için ölüyorsunuz, kendi geleceğiniz için değil” denildi.
“Türkler sizi eşit görmüyor, haklarınızı yiyor” denildi.
Bağımsızlık vaat edildi.
Osmanlı’nın cihat ilanı karşısında ise “Biz İslam’a değil Osmanlı’ya karşı savaşıyoruz” denildi.
Görsel propaganda özellikle okuma-yazma oranı düşük kitleler için kullanıldı.
Ressamlar kadroya alındı.
Bugün sokak röportajları, seviyesiz kadın programları ve “bu halka müstahak” söylemi aynı işlevi görüyor:
Toplumu kendi gözünde küçültmek.
Bu kapsamda bir başka soru şu:
Bugün aynı yöntemler nasıl işliyor?!
AKP iktidara geldiğinden beri toplum kadın-erkek, Alevi-Sünni, doktor-hasta, öğretmen-öğrenci, ordu-sivil, yerli-yabancı hatlarında sürekli gerildi.
Şimdi sıra “Kürt-Türk” hattında ve “bu yasaya karşı çıkan barış düşmanıdır” algısında.
İktidar germe ve itibarsızlaştırma görevini üstleniyor.
Muhalefet ise çaresizliği ezberletiyor.
“Hadi bunlara oy vermeyeyim de kime vereyim?” ile “Bu halka müstahak” aynı psikolojik harekâtın iki yüzüdür.
Emanet oy meselesi de buraya bağlanır.
Baraj korkusuyla HDP/DEM’e verilen oylar, Meclis aritmetiğini ve yerelde “Kent Uzlaşısı” pazarlıklarını değiştirdi.
Kayyum uygulaması ise çift taraflı çalıştı:
Bir taraf belediyeyi aldı, diğer taraf beş yıl “irademiz gasbedildi” siyaseti yaptı.
Güneydoğu’da çaresizlik ve kutuplaşma aynı anda üretildi.
Öcalan’ı halk kahramanı yapma çabası da var; fakat sahada karşılığı sınırlı.
Bunun üzerine bir de “Türk diye bir kavim hiç olmadı, Türkler Batı icadıdır, Türkmenler aslında Kürt’tür” iddiası Ahmet Zeki Okçuoğlu üzerinden servis edildi.
Bu, Sevr zihniyetinin kültürel versiyonudur.
Gözden kaçırılmaması gereken gerçekler
Yasanın resmi adı “af yasası” değil.
Şartlı bir çerçeve.
PKK/KCK’nın fiilen sona erdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik birimlerince tespiti + MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanması şart.
Kasten öldürme ve işkence kapsam dışı.
1 Haziran 2005 öncesi müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet de kapsam dışı.
Bu yüzden Abdullah Öcalan bu yasadan yararlanamıyor.
“Öcalan Meclis’e gelecek” iddiası mevcut metne uymuyor.
Oylama 467 kabul, 87-88 ret.
AK Parti, MHP, CHP/Yeni Parti, DEM ve daha birçok parti evet dedi.
Bu kadar geniş bir mutabakat, “sadece birkaç kişi tasarladı” iddiasını zayıflatır; tam tersine sistemin büyük kısmının aynı anda aynı yöne yürüdüğünü gösterir.
Süreç 2024’te Devlet Bahçeli’nin “umut hakkı” çıkışıyla başladı.
Yani?!
10 Ağustos 2026 bir anda düşmedi; iki yıllık bir zeminin üzerine oturdu.
Dikkat dağıtma operasyonu da klasik MI7 taktiği:
Yasa tepki görünce birden “yanlış yapan kim olursa olsun gözünün yaşına bakmıyoruz” denilerek eski isimler ifadeye çağrılıyor.
Melih Gökçek 2017’de istifa etmişti, Binali Yıldırım’ın milletvekilliği 2023’te bitmişti.
Neden şimdi?!
Çünkü gündemin soğuması lazım.
Tarih tekrar etmesin diye…
Emperyalizm 1916’da uçak ve balonla kâğıt attı.
2026’da ekran, algoritma, sokak röportajı ve “barış” ambalajıyla aynı işi yapıyor.
Amaç aynı; milleti kendi değerinden, toprağından, tarihinden ve birbirinden koparmak.
Ekonomi kırılgan, tarım çözülmüş, nüfus yapısı değişmiş, enflasyon savaş halindeki ülkelerin kat kat üzerinde.
Bu tablo bilinçli bir zayıflatmadır.
Açlıkla terbiye edilmeden önce psikolojik olarak teslim alınmak isteniyor.
Atatürk’ün uyarısı hâlâ geçerli:
Bağımsızlık ve birlik, milletin kendi iradesiyle korunur.
Sevr’i yırtan irade, 10 Ağustos 1920’de Meclis’te değil, Anadolu’da doğmuştu.
Bugün de aynı irade gerekir.
Bu yasa “barış” adı altında getirildi.
Ama barış, teröristin silahını bırakmasıyla değil; milletin bellek ve iradesini kaybetmemesiyle korunur.
Ezcümle:
10 Ağustos’un hayaletini kovmak, önce bu propaganda perdesini yırtmakla başlar.
Cüneyt Şaşmaz
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.