Kronik Mide Yanması Yaşadığını Sanıyordu, Dördüncü Evre Kanser Çıktı! Ölümün Kıyısından Nasıl Döndü?
Yıllarca basit bir mide yanması şikayetiyle boğuşan, ancak bunun aslında dördüncü evre yemek borusu kanseri olduğunu öğrenen bir adamın; kemoterapi, immünoterapi ve riskli bir ameliyatın ardından hayata tutunuşu..
"SADECE BİR İLAÇ DAHA ALIR, UYURUM" DİYORDU
Andrew Stanley, yıllar boyunca gecelerinin çoğunu, uykuya dalmasını engelleyecek kadar şiddetli bir mide yanmasıyla uyanık kalarak geçirdi. Her seferinde kendi kendine aynı şeyi söylüyordu: "Bir mide ilacı daha içerim, geçer, sonra uyurum."
“Bizler, sorunlara göğüs germek, ‘erkek adam’ olup şikâyet etmeden yola devam etmek üzere yetiştirildik. Bu yüzden yaşadığım bu rahatsızlığı asla kimseyle konuşmadım” diyen Andrew şunları söyledi:

“Şikayetlerim 30’lu yaşlarımın sonlarında haftada bir kez gibi seyrek aralıklarla başlamıştı; ancak 60’larıma geldiğimde artık kronik ve kalıcı bir hal almıştı. Yemek yemeyi, özellikle de hamur işlerini ve kızartmaları çok severdim. Üstelik Tip-2 diyabet hastasıydım, dolayısıyla bu yanmaları hep beslenme düzenime ve hastalığıma bağladım.”
Ancak 2023 yılının baharında, Andrew 65 yaşına geldiğinde, artık yediği hiçbir şeyi içinde tutamaz hale gelmişti ve göğüs kafesinin altında bitmek bilmeyen bir ağrı vardı.
Eşinin ısrarıyla doktora gitti ama ilk gittiği pratisyen hekim bunun "sadece reflü" olduğunu söyledi. Durumun çok daha ciddi olduğunu hisseden eşi, Andrew’i başka bir doktora daha görünmesi için zorladı.
İkinci doktor bir sorun olduğunu anlamış olacak ki, iki hafta içinde endoskopi yapılması için randevu ayarladı. İşlem sırasında, yemek borusunda bir tıkanıklık olduğunu ekrandan Andrew kendi gözleriyle görebiliyordum.
Daha da korkutucu olanı, kamerayı bu engelin ötesine, midesine geçirememişlerdi. Andrew, sağlık ekibinin yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Panik içinde beklerken bir kanser destek hemşiresinin gelmesi istendi.
Andrew doğrudan, "Bu kanser, değil mi?" diye sordu. Hemşire, bunun kesinleşmesi için biyopsi sonuçlarını iki hafta beklemesi gerektiğini söyledi.

KANSERİ DÖRDÜNCÜ EVRE VE ÖLÜMCÜLDÜ
Andrew, dördüncü evre kanser olduğunu ve durumun terminal yani ölümcül olduğunu öğrendiğinde, doktorun sonraki cümlelerini neredeyse duymuyordu bile.
Tahmini olarak bir ila üç yıl ömrü kalmıştı. Kanser yemek borusundan lenf düğümlerine ve karın bölgesine yayılmıştı; ameliyat şansı yoktu.

Andrew o anları şu sözlerle anlattı:
“Yıkılmıştım, en kötü korkularım gerçek olmuştu. Henüz 10 yaşındayken, babamın 40 yaşında mide kanserinden ölüşünü izlemiştim. Midesinin üçte ikisi alınmış ve korkunç acılar çekmişti. O kötü anılar zihnimden hiç çıkmamıştı. Teşhisi aldığımda, tarihin tekerrür ettiği hissine kapıldım.
Babamın çektiği o acılarla nasıl başa çıkacaktım? 40 yıllık eşim Almut, 38 ve 40 yaşlarındaki iki oğlum ve üç torunum için endişeleniyordum. Haftalarım mı, aylarım mı yoksa yıllarım mı kaldığını bilmeden tam bir belirsizlik içindeydim.”
Andrew, “Sürekli ‘ölüyorum’ diye düşünüyordum. Teşhis kesinleşene kadar oğullarımı bu haberden korumaya çalışmıştım ama en yakınlarınıza çok az vaktiniz kaldığını nasıl söylersiniz ki? Bunu şimdi düşünmek bile beni hala sarsıyor. Birbirimize çok bağlı bir aileyiz ve yaşları üç, beş ve sekiz olan torunlarım benim için her şey demek. Onları bırakıp gitme düşüncesi dayanılmazdı” ifadelerine yer verdi.

BİR UMUT IŞIĞI: KLİNİK DENEYLER VE AĞIR TEDAVİ SÜRECİ
Andrew, o şok edici randevunun sisli anıları arasından, yaşam kalitesini artırabilecek iki seçenek sunulduğunu hayal meyal hatırladığını söyledi, “İlki standart kemoterapiydi, ikincisi ise "Star 221" adlı bir klinik araştırmaydı. Eğer seçilirsem, kemoterapiyle birlikte deneysel ilaçlar alacaktım” dedi.
Her iki seçenek de Andrew’u umutsuzluğa sürüklüyordu; kalan kısıtlı zamanını bu yıpratıcı tedavilerle geçirmeye değer miydi? Eşi, en ufak bir şans varsa bile bunu değerlendirmeleri gerektiği konusunda çok netti.
Andrew Stanley, "Kaybedecek neyim var?" diye düşünerek klinik deneyi kabul etti. O sırada destek hemşiresinin arkadan sessizce "Doğru seçim" dediğini gördü.
Muhasebeci olarak çalıştığı işinden erken emekli oldu ve araştırmanın kontrol grubuna dahil edildi. Yani deneysel ilaçları değil, yaklaşık altı ay boyunca her iki haftada bir kemoterapi ve immünoterapi alacaktı.
Bu kombinasyonun hayatta kalma şansını sadece kemoterapiye göre önemli ölçüde artırdığı biliniyordu.

Andrew, fiziksel olarak ilk seanstan sonra iyi hissetse de zihinsel olarak teşhisin ağırlığı altında eziliyordu.
“Tedavinin kaçınılmaz sonu sadece geciktirip geciktirmeyeceği ve ailemi geride bırakacak olmam düşüncesi yakamı bırakmıyordu” diyen Andrew hislerini anlattı:
“Zaman geçtikçe yan etkiler ağırlaştı; her seanstan sonra ateşim yükseliyor, yataktan kalkamayacak kadar bitkin düşüyordum. Mide bulantısı ve konsantrasyon güçlüğünün yanı sıra, ilaçların yan etkisi olarak sürekli hıçkırık tutuyordu. Bu durum beni daha da korkutuyordu çünkü babamın da aynı şeyi yaşadığını hatırlıyordum. Anılar geri dönüyor ve tedavinin asla işe yaramayacağına dair kendimi ikna ediyordum.”

‘TEMİZ’ RAPORU VE BÜYÜK MÜCADELE
Tüm bu acıların ardından altı ay sonra doktor inanılmaz bir haber verdi: Tümör o kadar küçülmüştü ki lenf düğümlerinde neredeyse ölçülemez hale gelmişti. Yemek borusundaki tümör ise bir elma boyutundan ceviz boyutuna gerilemişti.
Bu başarı, Andrew’un artık ameliyat edilebileceği anlamına geliyordu; ‘özofajektomi’ yapılacaktı yani sağ akciğeri söndürülecek ve yemek borusunun yaklaşık 15 santimetrelik kısmı kesilip atılacaktı.
Bu; kan pıhtılaşması, komplikasyonlar ve hatta ölüm riski taşıyan çok ağır bir cerrahiydi. Ancak cerrah Andrew’u şu sözlerle rahatlatmıştı: “Bu büyük bir operasyon ama iyileştiremeyeceğim insanları asla ameliyat etmem." Riskli olmasına rağmen Andrew mutluluktan uçuyordu.

AMELİYAT ÖNCESİ HERKESLE VEDALAŞTI
Doktorun rahatlatıcı sözlerine rağmen Andrew geçen mayıs ayındaki ameliyat öncesinde çok korktu. O hafta oğulları ve torunlarıyla vedalaştı. Her an gözyaşlarına boğulacak gibi oluyordu.
Eşi, cenaze için ne yapması gerektiğine dair kabuslar görüyordu. Ameliyat günü, Andrew eşiyle son kez olabileceğini düşündüğü bir veda konuşması yaptı.
Sekiz saat süren ve oldukça invaziv olan bu ameliyat, vücudunda göğüs kafesinden göbeğinin altına ve sırtına kadar uzanan devasa bir iz bıraktı. İyileşme süreci çok zordu ama yapılan son tomografi taraması, kanserden eser kalmadığını gösterdi.
“Artık ne kadar ömrüm olduğunu, sıradan bir insan ne kadar biliyorsa o kadar biliyorum. Bildiğim tek şey, orijinal teşhisteki birkaç yıldan çok daha uzun yaşama potansiyelim olduğu. İyileşme sürecinde bazı küçük ek prosedürler geçirmem gerekse de hayatta olmanın yanında bunlar çok küçük bedeller” diyen Andrew şimdiki hayatını anlattı:

“Artık çok daha sağlıklı besleniyorum; ilk teşhisten bu yana 36 kilo verdim ve Tip-2 diyabetimi tersine çevirmeyi başardım. Eşimle birlikte her gün ortalama 5.000 adım yürüyoruz. Bu, ameliyat öncesi fizyoterapistimin verdiği bir tavsiyeydi ve iyileşme sürecinde buna sıkı sıkıya bağlı kaldık.
Bu süreçte zaferimizi farklı şekillerde kutladık; geçen yıl eşimin çok istediği Tuna Nehri gezisine çıktık, bu yıl ise Kanada’daki kız kardeşimi ziyarete gideceğiz.”
Eşi Almut'un bu süreçteki sarsılmaz sevgisi ve kendisiyle birlikte adeta cehennemi yaşayıp geri dönmesi karşısında, bunların yapabileceği en küçük şeyler olduğunu söyleyen Andrew, “Eskiden bu tür gezileri maddi kaygılarla hep ertelerdim; şimdi ise tek istediğim, sahip olduğumuz zamanı en iyi şekilde değerlendirmek ve hayatımızı dolu dolu yaşamak" dedi.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.