Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Mekke’de Atılan İmza, Tarihin Hangi Kapısını Açıyor?

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Bazı anlaşmalar imzalandığı gün anlaşılır.

Bazılarının gerçek anlamı ise yıllar sonra ortaya çıkar.

Hatta öyle anlaşmalar vardır ki, onları imzalayan devletlerin o günkü niyetleri ile tarih içinde meydana getirdikleri sonuçlar birbirinden çok farklı olabilir.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de imzalanan anlaşmayı da böyle bir perspektifle değerlendirmek gerekir.

Bugün bu anlaşma hakkında farklı yorumlar yapılıyor. Kimi güvenlik ve savunma iş birliği bakımından değerlendiriyor, kimi bölgesel güç dengeleri üzerinden okuyor, kimi ise daha geniş küresel hesapların bir parçası olarak görüyor.

Bütün bunlar tartışılabilir.

Ancak bana göre anlaşmanın asıl önemi, yalnızca bugün taşıdığı anlamda değil, gelecekte ortaya çıkarabileceği yeni imkânlarda aranmalıdır.

Çünkü bazen devletler bir masaya oturur; fakat o masada yalnızca ülkeler değil, tarih, coğrafya ve geleceğin güç dengeleri de yerini alır.

Mekke’deki masa da böyle bir masa olabilir.

Üç Ülke, Üç Coğrafya

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan farklı coğrafyalarda bulunan, farklı imkânlara sahip üç ülkedir.

Türkiye, Avrupa ile Asya’nın kesişme noktasında; Pakistan Güney Asya’nın stratejik merkezlerinden birinde; Suudi Arabistan ise ekonomik ve enerji gücünün yanı sıra Mekke ve Medine’nin ev sahibi olması nedeniyle İslam dünyasında kendine özgü bir konumda bulunmaktadır.

Bu üç ülkenin aynı stratejik zeminde buluşması, güvenlik alanındaki iş birliğinin ötesinde ekonomik ve lojistik bağlantılar bakımından da yeni imkânlar doğurabilir.

Bu nedenle Mekke’de imzalanan anlaşmayı yalnızca mevcut güvenlik ihtiyaçları çerçevesinde değerlendirmek, gelecekte ortaya çıkabilecek sonuçları dar bir çerçeveye hapsetmek anlamına gelebilir.

Güvenlikten Daha Fazlası

Uluslararası anlaşmaların gerçek etkisi, yalnızca metinlerinde öngörülen yükümlülüklerle sınırlı değildir. Taraf devletlerin bu yükümlülükleri hangi siyasi, ekonomik ve kurumsal mekanizmalarla hayata geçirecekleri de en az anlaşmanın kendisi kadar önemlidir.

Mekke’de başlayan iş birliğinin gelecekte hangi alanlara taşınacağı da bu nedenle önem taşımaktadır.

Bugün dünya siyasetinin en önemli dinamiklerinden biri Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki güç rekabetidir. Çin ekonomik ve stratejik bağlantılarını Asya’dan Avrupa’ya kadar genişletirken, ABD de Asya’daki ortaklıklarını güçlendirerek Çin’in yükselişini dengelemeye çalışmaktadır.

Böylesine büyük bir rekabetin yaşandığı dönemde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında ortaya çıkan yeni stratejik zeminin küresel güç dengelerinden tamamen bağımsız değerlendirilmesi kolay değildir.

Ancak buradan hareketle Mekke’deki anlaşmayı doğrudan Çin’e karşı kurulmuş bir blok olarak nitelendirmek için henüz erkendir.

Daha doğru olan, anlaşmanın taraflarına ve bölgeye hangi yeni stratejik seçenekleri sunabileceğine bakmaktır.

Çünkü uluslararası siyasette bir anlaşmanın önemi yalnızca kime karşı konumlandığıyla değil, taraflarına hangi yeni imkânları kazandırdığıyla da ölçülür.

Mekke’de başlayan iş birliğinin zaman içerisinde güvenlik alanından ticarete, ulaştırmaya, enerjiye, teknolojiye ve yatırımlara taşınabilmesi hâlinde, üç ülke arasındaki ilişkinin bölgesel ölçekte çok daha geniş bir anlam kazanması mümkündür.

Türkiye İçin Asıl Soru

Türkiye açısından asıl soru, başkalarının bu anlaşmadan ne beklediğinden önce şudur:

Türkiye bu yeni zeminden ne kazanabilir?

Cevabı yalnızca güvenlik alanında aramamak gerekir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu, üretim kapasitesi, savunma sanayii, limanları, ulaştırma altyapısı ve Avrupa pazarına erişimi, onu Avrupa ile Körfez ve Güney Asya arasında kurulabilecek yeni ekonomik bağlantıların önemli merkezlerinden biri hâline getirebilir.

Güvenlik alanında oluşan güvenin ticarete ve ekonomiye taşınması hâlinde Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkileri daha da derinleşebilir. Türk şirketleri açısından Körfez ve Güney Asya pazarlarında yeni fırsatlar ortaya çıkabilir.

Daha önemlisi, Türkiye’nin yalnızca doğu-batı ekseninde değil, güney ve güneydoğu yönünde de güçlü bir ulaştırma ve lojistik merkez olma iddiası güçlenebilir.

Türkiye’nin üretim ve ulaştırma kapasitesi, Suudi Arabistan’ın sermaye ve enerji gücü, Pakistan’ın ise Güney Asya’daki stratejik konumu bir araya geldiğinde, Türkiye–Körfez–Pakistan hattında yeni bir ekonomik ve lojistik koridor oluşturma ihtimali gündeme gelebilir.

Bu, bugün tamamlanmış bir proje değildir. Ancak uluslararası ilişkilerde büyük projeler çoğu zaman önce siyasi iradeyle başlayan adımlarla şekillenir.

Hicaz Demiryolundan Geleceğin Yollarına

Bu noktada tarihî Hicaz Demiryolu yeniden hatırlanmalıdır.

Hicaz Demiryolu yalnızca bir ulaşım projesi değildi.

Anadolu ile Hicaz arasında bağlantı kurma iradesinin sembolüydü.

Bugün aynı demiryolunu aynı güzergâhta yeniden yapmak zorunda değiliz. Fakat onun temsil ettiği bağlantı fikrini yeniden hayata geçirmek mümkündür.

Türkiye’den güneye uzanan demiryolu ve karayolu hatlarının Körfez’e, oradan da Güney Asya’ya bağlanması; limanların, lojistik merkezlerinin ve enerji hatlarının birbirleriyle daha güçlü biçimde bütünleştirilmesi, uzun vadeli bir stratejik vizyon olarak değerlendirilebilir.

Bu, bugün için somutlaşmış tek bir proje değildir. Fakat Türkiye’nin önündeki stratejik seçeneklerden biri olabilir.

Geçmişte yarım kalan bir yol, 21. yüzyılın teknolojisiyle başka bir biçimde yeniden kurulabilir.

Demiryolu aynı demiryolu olmayabilir; ama yol yeniden açılabilir.

Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir.

Türkiye’nin tarihî ve coğrafi hinterlandıyla yeniden güçlü bağlar kurması anlamına gelir.

Pakistan ve Suudi Arabistan İçin Yeni İmkânlar

Mekke’deki iş birliği Pakistan açısından da önemli fırsatlar taşıyabilir.

Türkiye ile Pakistan arasında daha güçlü ticaret ve ulaştırma bağlantılarının kurulması, iki ülkenin Avrupa ve Güney Asya pazarlarına erişimini genişletebilir.

Suudi Arabistan’ın bu iki coğrafya arasındaki ekonomik ve lojistik bağlantılarda daha merkezi bir rol üstlenmesi ise üçlü iş birliğinin ekonomik boyutunu güçlendirebilir.

Bu nedenle anlaşmanın gelecekteki başarısını yalnızca güvenlik ve savunma iş birliğinin derinliğiyle ölçmemek gerekir.

Asıl başarı, güvenlik alanında oluşan ortaklığın ticarette, ulaştırmada, enerjide ve yatırımlarda kalıcı bir iş birliği mimarisine dönüşüp dönüşemeyeceğinde ortaya çıkacaktır.

Çünkü güvenlik iş birliği siyasi ilişkileri güçlendirebilir; ekonomik bağlantılar ise bu ilişkilerin kalıcılığını destekleyebilir.

Tarihin Açtığı Kapı

Mekke’de imzalanan anlaşmanın gerçek değerini bugün bütünüyle ölçebilmek mümkün değildir.

Bugün anlaşmanın ağırlık merkezinde güvenlik ve savunma iş birliği bulunabilir. Ancak gelecekte bu çerçevenin ticaret, ulaştırma, enerji, teknoloji ve yatırım alanlarına taşınması hâlinde anlaşmanın anlamı çok daha geniş bir boyut kazanacaktır.

Belki Türkiye’nin Körfez’e ve Güney Asya’ya açılan yolları genişleyecek.

Belki Pakistan’ın Avrupa’ya erişimini kolaylaştıracak yeni bağlantılar kurulacak.

Belki de tarihî Hicaz Demiryolu’nun temsil ettiği bağlantı fikri, modern ulaştırma koridorlarıyla yeni bir biçimde hayat bulacak.

Bunların bugün kesin bir sonuç olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak tarihin önemli dönüm noktaları çoğu zaman geriye dönüp bakıldığında anlaşılır.

Belki yıllar sonra Mekke’de atılan imza, yalnızca üç ülke arasındaki güvenlik iş birliğinin başlangıcı olarak değil, Ortadoğu ile Güney Asya arasında yeni bir ekonomik ve stratejik bağlantının ilk adımlarından biri olarak hatırlanacaktır.

Bunu zaman gösterecek.

Ama tarih bize şunu öğretmiştir:

Bazı anlaşmaların büyüklüğü, imzalandıkları gün değil, açtıkları yollarla anlaşılır.

Belki de Mekke’de yalnızca bir anlaşma imzalanmadı; geleceğin yollarından biri açıldı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.