Metin Külünk Yazdı: Cuma Mektubu

Metin Külünk Yazdı: Cuma Mektubu

Eğer yaşadığımız acılardan ders çıkarabilir, onları birer tecrübeye dönüştürebilir ve geçmişe takılıp kalmadan önümüze bakabilirsek, hayat yolculuğumuzda daha güçlü adımlar atabiliriz.

Acıların insan hayatında önemli kırılma noktaları vardır. Aslında acılar, hayatın bize gönderdiği en güçlü öğretmenlerdir; yeter ki onların ne anlatmak istediğini anlayabilelim.

Eğer yaşadığımız acılardan ders çıkarabilir, onları birer tecrübeye dönüştürebilir ve geçmişe takılıp kalmadan önümüze bakabilirsek, hayat yolculuğumuzda daha güçlü adımlar atabiliriz.

Bu düşünceler ışığında, bir Cuma mektubuyla daha sizlerle beraberiz.

Hayırlı Cumalar.

https://x.com/mkulunk/status/2062484332023849091?s=46

Tarihi Kırılma Noktasında Türkiye: Asıl Sorumluluğumuz Nedir?

Tanzimat’la birlikte Osmanlı Devleti, güçsüzlüğünün sonucu olarak hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir zayıflama ve çözülme sürecine girmişti. Bu sürecin en temel problemi ise yıkımın gerçek sebeplerinin doğru okunamamasıydı.

Daha da önemlisi, bu yanlış okuma üzerinden Batı karşısında yeniden bir varoluş inşa etmek yerine teslimiyetin tercih edilmesiydi. Batı’nın galibiyeti karşısında kendi medeniyet köklerinden hareketle yeni bir diriliş ortaya koymak yerine, Batı’nın mutlak üstünlüğünü kabul eden ve bunu toplumun önüne tek çıkış yolu olarak koyan bir aydın tipi ortaya çıktı. Bu aydınların dayattığı kültürel hegemonya, bugün hâlâ etkilerini yaşadığımız en büyük travmalarımızdan biridir.

O dönemde Batı uygarlığı da kendisini aşılmaz ve mutlak galip olarak görüyordu. Anadolu ise bu kuşatma karşısında köyünde, camisinde, mahallesinde, tekkesinde ve sivil toplum damarlarında kendisine müstahkem mevziler oluşturdu. Çünkü Anadolu, meselenin sadece siyasi veya ekonomik olmadığını; aynı zamanda bir kültürel varoluş mücadelesi olduğunu fark etmişti.

Bugün ise üzülerek görüyoruz ki bu direniş giderek zayıflıyor. Yerini, kültürel hegemonyanın bütün parametrelerini sorgulamadan benimseyen bir anlayış alıyor. Hatta kimi zaman bu sadece teslimiyet değil, teslim olunan değerlerin sahiplenilmesi noktasına kadar ilerliyor.

Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü burada hatırlanmalıdır:

“Asıl mağlubiyet, düşmanına benzemektir.”

Türkiye’de din psikolojisi ve din sosyolojisi merkezli düşünce dünyasının uzun yıllar boyunca ortak kavramları vardı:

* Mukaddesatçı gençlik,
* Milliyetçi gençlik,
* İslamcı gençlik,
* Asım’ın Nesli,
* Diriliş Nesli,
* Büyük Doğu Nesli,
* Fetih Nesli…

Bu kavramların tamamı bu topraklardaki varoluş gerekçelerimizden besleniyor, büyük bir iddiayı ve büyük bir yürüyüşü temsil ediyordu.

Anadolu karış karış işleniyordu. Liselerde, ortaokullarda, üniversitelerde kurulan sivil yapılar; tarihin ihtişamlı dönemlerinden taşıdıkları idealizmi bugüne aktarmaya çalışıyordu. Beslenme kaynakları ise din, kültür, tarih, medeniyet tasavvuru ve toplumun kanaat önderlerinden süzülüp gelen birikimdi.

Elbette bugün de bu iddiasını koruyan, yenildiğinde düşmanına benzemeyi reddeden, farklılığını muhafaza eden bütün çevrelere büyük saygı duyuyoruz.

Ancak tarihi bir kırılma noktasındayız.

Bugün liselerde, üniversitelerde ve hatta acı bir gerçek olarak imam hatip liselerinde bile deizm ve ateizm oranlarındaki yükseliş bize önemli bir sorumluluğu hatırlatıyor. Bu tabloyu sadece dış etkilerle açıklayamayız. Kendi başarılarımızla övünürken, kültürel ve manevi alanda bıraktığımız boşlukları da görmek zorundayız.

Yakın gelecekte bu boşlukların bedelini millet ve devlet olarak ağır şekilde ödeme riskiyle karşı karşıyayız.

Kimsenin konserinde gözümüz yok diyemeyiz. Eğer mesele Türkiye’nin geleceğiyse; kulağımız da açık olacak, gözümüz de açık olacak, aklımız da açık olacak.

Çünkü bu mesele sadece bir konser meselesi değildir.

30 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleştirilen konser üzerinden ortaya çıkan görüntülere baktığımızda, sahnede inşa edilen ritüeller zincirini, sembolleri ve mesajları görmezden gelemeyiz.

Şu soruları sormak zorundayız:

Bu konsere izin verenler, bu grubun geçmiş performanslarını ve sahne kurgularını hiç incelemediler mi?

Bir sanatçının geçmişte ortaya koyduğu söylemler, kullandığı dini semboller ve inşa ettiği kültürel dil hiç değerlendirilmedi mi?

İstanbul gibi medeniyetlerin buluşma noktası olan bir şehirde bu organizasyonun hangi anlam katmanları taşıdığı hiç düşünülmedi mi?

Ancak daha önemli bir soru var:

118 bin genç bu konsere giderken biz neredeydik?

Onlara ne sunduk?

Onların ruh dünyasına ne verdik?

Hangi kültürel dili inşa ettik?

Hangi sanat anlayışını ürettik?

Hangi medeniyet tasavvurunu aktarabildik?

Bugün sadece gençleri eleştirmek kolaydır. Asıl zor olan, kendi eksikliklerimizle yüzleşmektir.

118 bin gencin bir konser alanına gitmesini konuşurken, onları oraya götüren kültürel boşluğu da konuşmak zorundayız.

Çünkü mesele yalnızca bir konser değildir.

Mesele; bir milletin geleceğinin hangi değerler üzerinde yükseleceğidir.

Eğer bugün genç kuşaklar kendi medeniyet değerleriyle güçlü bağlar kuramıyorsa, bunun sorumluluğunu sadece dışarıda arayamayız.

Önce dönüp kendimize bakmalı, sonra da şu soruyu sormalıyız:

Neyi eksik bıraktık?

Çünkü geleceği belirleyecek olan soru budur.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler