Prof.Dr.İ.Hamit Hancı Yazdı: Almanya’nın Bitmeyen 1945’i: Silahlanan Devlet, Savaşmak İstemeyen Toplum
Forsa’nın Ağustos 2025’te yaptığı araştırmaya göre Almanların yalnızca yüzde 16’sı ülkelerini silahla savunmaya kesin olarak hazır olduğunu söylüyor.
Prof.Dr.İ.Hamit Hancı -Av.Dr.Alp Aslan
Almanya yeniden silahlanıyor. Savunma bütçesini büyütüyor, asker sayısını artırmaya çalışıyor, Baltık ülkelerine tugay gönderiyor ve Avrupa’nın askerî liderliğine hazırlanıyor. Fakat Berlin’in önünde parayla, tankla ve teknolojiyle çözülemeyecek bir sorun bulunuyor: Alman devleti savaşa hazırlanırken Alman toplumu savaşmak istemiyor.
Bu makaleyi Av.Dr.Alp Aslan la kaleme aldığımızda gördük ki
Forsa’nın Ağustos 2025’te yaptığı araştırmaya göre Almanların yalnızca yüzde 16’sı ülkelerini silahla savunmaya kesin olarak hazır olduğunu söylüyor. Yüzde 22 “muhtemelen savaşabileceğini” belirtirken yüzde 59, kesinlikle veya büyük ihtimalle silaha sarılmayacağını ifade ediyor. Kadınlarda savaşmayı reddedenlerin oranı yüzde 72’ye ulaşıyor. Buna karşılık toplumun yüzde 27’si önümüzdeki beş yıl içinde Almanya’ya doğrudan bir saldırı yapılabileceğini; yüzde 59’u ise Almanya’nın saldırıya uğrayan başka bir NATO ülkesi için savaşa girmek zorunda kalabileceğini düşünüyor.
Ortada açık bir çelişki var: Almanlar savaş ihtimalini gerçekçi görüyor, savunma harcamalarının artırılmasını destekliyor, NATO şemsiyesinin korunmasını istiyor; fakat bu savaşın içinde bizzat yer almak istemiyor.
Bu tabloyu yalnızca “Almanların millî duyguları zayıfladı” diyerek açıklamak kolaycılık olur. Bugünkü Alman toplumunun siyasal bilinci, 1945 yenilgisinin ve sonrasında kurulan düzenin ürünüdür. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman militarizmi yalnızca askerî olarak tasfiye edilmedi; eğitimden anayasaya, dış politikadan toplumsal hafızaya kadar bütün kamusal alan savaş karşıtlığı temelinde yeniden düzenlendi.
Federal Almanya’nın anayasası olan Temel Yasa, saldırı savaşının hazırlanmasını anayasa dışı ve cezalandırılması gereken bir eylem olarak kabul eder. Bundeswehr yalnızca savunma amacıyla kurulmuş, silahlı kuvvetlerin kullanımı parlamentonun denetimine bağlanmıştır. Bu nedenle Almanya’da ordu, yalnızca askerî bir kurum değil geçmişteki devlet suçlarının tekrarını önlemek amacıyla özel olarak sınırlandırılmış bir “parlamento ordusudur”.
Almanya’nın bugün hâlâ İkinci Dünya Savaşı’nın teslim anlaşmaları uyarınca işgal altında bulunduğunu söylemek hukuken doğru değildir. 1990 tarihli İki Artı Dört Antlaşması’yla ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa’nın Berlin ve Almanya’nın bütünü üzerindeki işgal hakları sona erdirilmiş birleşik Almanya’nın iç ve dış işlerinde tam egemenliğe sahip olduğu açıkça kabul edilmiştir.
Fakat hukuki egemenlik ile stratejik bağımsızlık aynı şey değildir.
Almanya’nın üzerinde dolaşan asıl gölge, geçerliliğini sürdüren bir “teslim belgesi” değil, 1945’te kurulan güvenlik mimarisidir. Almanya resmen bağımsızdır ancak güvenliğini büyük ölçüde NATO’ya, nükleer caydırıcılığını ABD’ye, askerî lojistiğini Atlantik ittifakına bağlamıştır. Almanya’daki Amerikan askerî varlığı işgal hukukuna değil, NATO Kuvvetler Statüsü ve Almanya’nın rızasına dayanmaktadır. Buna rağmen ABD üslerinin, komuta merkezlerinin ve Amerikan nükleer şemsiyesinin Alman güvenlik düzenindeki ağırlığı, Berlin’in tam stratejik özerkliğe sahip olup olmadığı tartışmasını meşru kılmaktadır.
Başka bir ifadeyle Almanya hukuken işgal altında olmamakla beraber güvenlik zihniyeti bakımından 1945 sonrasından bütünüyle çıkabilmiş de değildir.
Zorunlu askerliğin 2011’de askıya alınmasıyla ordu toplumun günlük hayatından daha da uzaklaşmıştır. Savaş, Alman yurttaşının gözünde giderek profesyonel askerlerin, NATO birliklerinin ve Amerikan teknolojisinin yürüteceği uzak bir devlet faaliyetine dönüşmüştür. Bugün gelinen noktada, refah devleti içinde büyüyen kuşaklardan Baltık sınırlarında savaşmaları, birkaç yıl önce kullanılmayacağı söylenen sığınaklara dönmeleri ve hayatlarını devlet adına tehlikeye atmaları isteniyor.
Devletin güvenlik söylemi hızla değişirken toplumun siyasal kültürü aynı hızla değişmiyor.
İşte Almanya’nın temel açmazı burada yatıyor. Berlin askerî harcamaları artırarak bir savaş makinesi kurabilir. Yeni tanklar, uçaklar, füze savunma sistemleri ve insansız araçlar satın alabilir. Fakat savaşma iradesi bütçe kararıyla üretilemez. Parlamento bir gecede milyarlarca avroluk savunma fonu çıkarabilir ancak yetmiş yılda oluşturulan antimilitarist toplumsal kimliği birkaç propaganda kampanyasıyla ortadan kaldıramaz.
Üstelik Alman toplumundan yalnızca kendi ülkesini değil, NATO’nun doğu sınırını da savunması bekleniyor. Bugünün Alman genci açısından Kaliningrad, Litvanya veya Estonya uğruna savaşmak kendi evini savunmak kadar somut ve ikna edici görünmüyor. Devlet “Avrupa’nın güvenliği Almanya’nın güvenliğidir” diyor. Vatandaş ise “Bu savaş gerçekten benim savaşım mı?” diye soruyor.
Bu nedenle Almanya’nın sorunu asker eksikliğinden daha büyüktür. Sorun, devletin jeopolitik hedefleri ile toplumun fedakârlık kapasitesi arasındaki kopuştur.
Almanya yeniden silahlanmaktadır fakat onu silahsızlandıran yalnızca tanklarına el koyan 1945 galipleri değildir. Almanya, militarizmin toplumu ve devleti nasıl felakete sürüklediğini kendi tarihinden öğrenmiş; yeni kimliğini de bu reddediş üzerine kurmuştur.
Şimdi Berlin’den bu kimliği tersine çevirmesi isteniyor.
Fakat bir ülke, aynı anda hem geçmiş savaşlarının suçluluğunu taşıyıp hem de gelecekteki savaşların liderliğine kolayca soyunamaz. Almanya’nın önündeki mesele, kaç tank üreteceği değil 1945’ten beri barış fikriyle yetiştirdiği insanları yeniden üniformaya nasıl ikna edeceğidir.
Almanya’nın hukuki işgali sona ermiştir. Ancak 1945’in askerî, siyasal ve psikolojik düzeni hâlâ Alman devletinin koridorlarında, Amerikan üslerinde, NATO planlarında ve Alman toplumunun savaş karşıtı hafızasında yaşamaktadır.
Almanya silahlanıyor.
Fakat henüz savaşacak bir Almanya yaratabilmiş değil.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.