Prof. Dr. Seyithan Deliduman Yazdı: Eleştirinin de Bir Ahlâkı Vardır

Prof. Dr. Seyithan Deliduman Yazdı: Eleştirinin de Bir Ahlâkı Vardır

“Dindeki Tanrı-kul ilişkisi alacak verecek ilişkisidir; çıkara dayalı bir ilişkidir. Ya cehenneme girmemek ya da cennete girmek beklentisi vardır. Bu ilişkiden ahlâk çıkmaz. Bu tür inançtan ve ibadetten ahlâklı dindar çıkmaz.”

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Son günlerde bir ilahiyat profesörü tarafından dile getirilen ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran şu değerlendirme, sadece din-ahlâk ilişkisi bakımından değil; aynı zamanda eleştirinin yöntemi ve aydın sorumluluğu açısından da üzerinde durulmayı hak etmektedir:

“Dindeki Tanrı-kul ilişkisi alacak verecek ilişkisidir; çıkara dayalı bir ilişkidir. Ya cehenneme girmemek ya da cennete girmek beklentisi vardır. Bu ilişkiden ahlâk çıkmaz. Bu tür inançtan ve ibadetten ahlâklı dindar çıkmaz.”

Ardından ise Yunus Emre’nin şu dizeleri çözüm olarak gösterilmektedir:

“Cennet cennet dedikleri, üç beş köşk üç beş huri. İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni.”

Bu tartışmada asıl dikkat çekilmesi gereken nokta, söylenen sözlerden çok, eleştirinin metodolojisidir.

Çünkü bir düşünceyi eleştirmek, düşünce üretmenin en kolay biçimidir. Asıl zorluk ise eleştirdiğiniz yapının yerine daha tutarlı, daha kuşatıcı ve daha uygulanabilir bir sistem önerebilmektir.

İlk bakışta dikkat çekici görünen bu yaklaşım, yakından incelendiğinde kendi içerisinde önemli bir metodolojik tutarsızlık barındırmaktadır.

Önce cennet ve cehennem inancının ahlâk üretmediği ileri sürülmekte, bunun gerekçesi olarak da insanın ödül beklentisi veya cezadan kaçınma saikiyle hareket etmesi gösterilmektedir. Hemen ardından ise bunun alternatifi olarak Yunus Emre’nin “Bana seni gerek seni” anlayışı önerilmektedir.

Oysa burada cevaplanması gereken temel soru şudur:

Eğer ödül ve cezanın ahlâk üretmediği ileri sürülüyorsa ki bu tespitin kendisi dahi son derece göreceli, tartışmaya açık ve sübjektif bir kanaatten ibarettir; o hâlde yalnızca soyut sevgiye dayalı bir yaklaşım ahlâkı nasıl üretecektir?

Üstelik önerilen anlayış, eleştirilen sistemden daha az değil, daha fazla soyutluk taşımaktadır. Cennet ve cehennem, en azından insan davranışlarının sonuçlarına ilişkin belirli bir motivasyon sunarken; “Bana seni gerek seni” anlayışı tamamen bireyin manevi derinliğine ve içsel tecrübesine dayanır. Eğer eleştiri, soyut motivasyonların ahlâk inşa etmeye yetmediği iddiasına dayanıyorsa, bundan daha soyut bir sevgi anlayışının bunu nasıl başaracağı da izah edilmelidir.

Dolayısıyla eleştirilen sistemin yerine önerilen modelin ahlâkı hangi mekanizma ile inşa edeceği açıklanmadan yapılan eleştiri, kendi mantıksal bütünlüğünü tamamlayamamaktadır.

Aslında mesele bundan da derindir.

Ahlâkın oluşumu, tek bir psikolojik motivasyonla açıklanamayacak kadar karmaşık bir olgudur. İnsan bazen sevgiyle, bazen vicdanıyla, bazen sorumluluk duygusuyla, bazen toplumsal aidiyet hissiyle, bazen de davranışlarının doğuracağı sonuçları düşünerek hareket eder. İnsan tabiatını tek bir saike indirgemek, insanı eksik okumaktır.

Bu nedenle insan davranışlarını şekillendiren tek unsur sevgi değildir. Hukuk sistemi büyük ölçüde yaptırım mekanizmaları üzerine kuruludur. Ceza hukuku suçun karşılığını belirler. Özel hukuk hak ve yükümlülükleri düzenler. Eğitim sistemi ödül ve disiplin mekanizmalarını birlikte kullanır. Aile hayatında sevgi kadar sınırlar ve sorumluluklar da vardır.

Hiç kimse bunların varlığını, sistemi “çıkar ilişkisine” dönüştürdüğü gerekçesiyle reddetmez. Çünkü yaptırımın varlığı, değerin yokluğunu değil; insan tabiatının gerçekliğini ifade eder.

Din de bu insan gerçeğini dikkate alır. Cennet ümidi ve cehennem uyarısı, insanın farklı psikolojik yönlerine hitap eden eğitim yöntemleridir. Bunların varlığı dini basit bir çıkar ilişkisine indirgemez; aksine insanın bütün yönlerini dikkate alan kapsamlı bir terbiye anlayışını ortaya koyar.

Tasavvuf geleneğinde dile getirilen “Bana seni gerek seni” anlayışı ise kuşkusuz yüksek bir manevi mertebeyi ifade eder. Ancak bu mertebe, herkesin başlangıç noktası değil; ulaşılması hedeflenen bir kemal seviyesidir. Zirveyi esas alarak bütün insanlığı değerlendirmek, insan psikolojisini ve toplumsal gerçekliği göz ardı etmek olur.

Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken husus, belirli bir görüşten çok, eleştirinin ahlâkıdır.

Aydın olmanın sorumluluğu, yalnızca mevcut düşünceleri eleştirmekten ibaret değildir. Gerçek aydın, yıktığının yerine neyi koyacağını da gösterebilen kişidir. Zira eleştiri, alıcısı her zaman hazır olan en kolay entelektüel sermayedir. Ancak daha inandırıcı, daha tutarlı ve daha uygulanabilir bir alternatif ortaya koymadan yapılan eleştiriler; zamanla düşünsel derinlikten uzaklaşarak fırsatçılığın, kolaycılığın ve ucuz entelektüel popülizmin pazarına dönüşür. Bu ise aydın sorumluluğuyla bağdaşmadığı gibi, toplumu aydınlatmak yerine mevcut belirsizlikleri daha da büyütür. Çünkü gerçek aydın, sadece soru soran değil; gerektiğinde cevap üretme cesaretini de gösterebilen kişidir.

Hiçbir düşünce sistemi, sadece eleştiri üzerine ayakta kalamaz. Medeniyetler, yıkıcı eleştirilerle değil; kurucu fikirlerle yükselmiştir. Eleştiri ancak daha doğruyu inşa etmeye hizmet ettiği ölçüde değer taşır. Aksi hâlde zihinsel bir yıkım üretir; fakat yerine koyacağı hiçbir yapı olmadığı için toplumu düşünsel bir boşluğun içine bırakır.

Unutulmamalıdır ki bir fikri çürütmek, onun yanlış olduğunu göstermeye yetebilir; fakat doğruyu ispatlamaya yetmez. Doğru, ancak ondan daha güçlü, daha tutarlı ve daha kuşatıcı bir düşünce ortaya konulduğunda kendini gösterir. İşte gerçek entelektüel sorumluluk da tam burada başlar.

Sonuç olarak mesele, cennet istemek ya da istememek değildir. Mesele, insanın neden ahlâklı davrandığı ve ahlâkın hangi temeller üzerinde yükseleceğidir.

İnsanlık tarihi göstermektedir ki kalıcı bir ahlâk düzeni ne yalnızca sevgiyle, ne yalnızca korkuyla, ne de yalnızca hukukla kurulabilir. Gerçek ahlâk; vicdanın, hukukun, sorumluluk bilincinin, sevginin, umudun ve gerektiğinde yaptırımın birbirini tamamladığı dengeli bir zeminde inşa edilir.

Eleştirinin de bir ahlâkı vardır. O ahlâk, yalnızca yanlışları göstermek değil; doğrunun inşasına katkı sunmaktır. Çünkü yıkmak çoğu zaman kolaydır. Asıl maharet, yıktığınızın yerine daha sağlamını, daha adilini ve daha kuşatıcısını inşa edebilmektir. Gerçek aydın, alkış toplayan eleştirileriyle değil; yarının dünyasını kuracak fikirleriyle hatırlanır. Eleştirinin ahlâkı da tam olarak budur.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler