Prof. Dr. Seyithan Deliduman'ın Yeni Yazısı: "Dağı Taşıyan Yok, Hikâyesi Çok"

Prof. Dr. Seyithan Deliduman'ın Yeni Yazısı: "Dağı Taşıyan Yok, Hikâyesi Çok"

Ramazan ayında, güzel bir ilimizin şirin bir ilçesine bağlı mütevazı bir köye yolu düşen bir adam, köy meydanında oturanlarla sohbet ederken etrafına bakmış ve şöyle demiş:...

Ramazan ayında, güzel bir ilimizin şirin bir ilçesine bağlı mütevazı bir köye yolu düşen bir adam, köy meydanında oturanlarla sohbet ederken etrafına bakmış ve şöyle demiş:

“Maşallah… Köyünüzün havası güzel, suyu güzel, manzarası güzel. Ama şu dağ olmasa burası tam bir cennet olur.”

Köylüler birbirlerine bakmışlar:

“İyi ama o dağı nasıl kaldıracağız?”

Adam hiç tereddüt etmeden cevap vermiş:

“İsterseniz ben kaldırırım.”

Bu söz köylülerin dikkatini çekmiş. Yıllardır kimsenin aklına gelmeyen bir işin mümkün olabileceğine dair içlerinde bir umut filizlenmiş.

Adam sözünü sürdürmüş:

“Yalnız şimdi Ramazan ayındayız. Oruçluyum. Bayramdan sonra kaldırırım.”

Köylüler bunu kabul etmiş, onu bir ay boyunca en iyi şekilde ağırlamışlar.

Bayram gelince hep birlikte dağın yanına gitmişler:

“Hadi bakalım, şimdi kaldır şu dağı.”

Adam ağır ağır dağa yaklaşmış, sırtını dağa yaslamış ve sakin bir sesle:

“Hadi… Kaldırın da şu dağı sırtıma yükleyin; ben de taşıyayım.”

demiş.

Köylüler hayretle:

“Biz o dağı senin sırtına nasıl yükleyelim?” diye sormuşlar.

Adam gülümseyerek cevap vermiş:

“Demek yüklemiyorsunuz. Öyleyse ben bu dağı nasıl taşıyayım?”

Bu küçük kıssa, yalnızca tebessüm ettirmek için anlatılmaz.

İnsanın en eski zaaflarından birini gösterir: Çoğu zaman hakikati değil, umudu tercih ederiz.

Çünkü insan, bir şeyin yapılabileceğine inandığı için değil; yapılmasını istediği için inanmaya daha meyillidir. Umut, çoğu zaman akıldan daha hızlı ikna olur.

Hayatın birçok alanında aynı manzarayla karşılaşırız: siyasette, ekonomide, kurum yönetiminde ve gündelik hayatta…

Büyük sözler söylemek kolaydır; zor olan, o sözlerin yükünü omuzlayabilmektir.

Bir dönem seçim meydanlarında bir ev ve bir otomobilin sembolü olarak “iki anahtar” vaat edilmişti. Toplum umutlandı. Fakat zaman gösterdi ki mesele anahtar göstermek değil, o anahtarların açacağı kapıları inşa edebilmektir. Çünkü kapısı olmayan evin anahtarı olmaz. Üretmeden refahın, planlamadan kalkınmanın, emek vermeden zenginliğin anahtarı da olmaz.

Burada asıl mesele, verilen sözlerin büyüklüğü değil; o sözlerin hangi imkânlarla yerine getirilebileceğidir. Zira toplum adına ortaya konulan her iddianın yükü, iddianın büyüklüğü kadar ağırdır.

Zaman geçer…

Söylenenler unutulur.

Dağ yerinde durur ama hikâye değişmeye başlar.

Önce dağdan çok, onu kaldıracağını söyleyen konuşulur.

Sonra o kişi de unutulur.

Fakat hikâye burada bitmez.

Bu defa yeni bir hikâye ortaya çıkar. Dağı kaldırabilecek güçte olduğu düşünülen kişinin, çevresindekiler tarafından kıskanıldığı, bu yüzden de engellendiği anlatılmaya başlanır. Böylece başarısızlığın sebepleri sorgulanmaz; başarının engellendiğine dair yeni bir anlatı inşa edilir.

Zamanla “Yapacaktı ama engellendi.” cümlesi, “Yapamadı.” gerçeğinin önüne geçer. İnsanlar hakikatten uzaklaştıkça, kıskanılma ve engellenme hikâyeleri gerçeğin yerini almaya başlar. Artık olan değil, anlatılan hatırlanır.

Ve bir süre sonra daha da ilginç bir şey olur.

Dağın kendisi unutulur.

Gerçekte ne olduğu değil, ne anlatıldığı önem kazanır. Hakikatin yerini hikâyeler, muhasebenin yerini mazeretler, sorumluluğun yerini ise teselli eden anlatılar alır.

Oysa hakikat son derece sadedir.

Bir iş ya olmuştur ya da olmamıştır.

Dağ ya yerinden oynamıştır ya da hâlâ yerindedir.

Geri kalan hikâyeler ise çoğu zaman bu basit gerçeğin etrafında örülen kurgulardır.

Bir kurumun başarısı sloganla değil hizmetle, bir şirketin gücü vaatle değil üretimle, bir ülkenin ilerlemesi ise temennilerle değil insanların hayatına yansıyan somut sonuçlarla anlaşılır.

Çünkü eser, sahibinin en güçlü ve en sessiz sözüdür.

Tarih de çok söz söyleyenleri değil, sözünü yerine getirenleri hatırlar.

Ve geriye çoğu zaman sadece şu cümle kalır:

Dağı taşıyan yoktur; hikâyesi çoktur.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler