Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Tövbe-i Nasûh ve Adalet Arayışı?!
Yakın siyasi tarihimizin önemli isimlerinden Cemil Çiçek, Kasım 2020’de “Bize topyekûn bir tevbe-i nasûh lazım” diyerek dikkat çekici bir çağrıda bulunmuştu.
İlk bakışta dini ve ahlaki bir uyarı gibi algılansa da, bu söz aslında derin bir siyasal ve toplumsal muhasebe ihtiyacına işaret ediyordu.
Teknik reform tartışmalarının ötesine geçen bu çağrı, zihniyet ve ahlak düzeyinde köklü bir dönüşümün zorunluluğunu vurguluyordu.
Ne var ki, o dönemin siyasi koşullarında ne hak ettiği yankıyı bulabildi ne de kapsamlı bir fikrî tartışmaya vesile oldu.
Cemil Çiçek’in uyarısı, sıradan bir “reform” çağrısından çok daha fazlasıydı.
“Reform kelimesi çok aşındı” derken, hukuki düzenlemelerin tek başına yeterli olmadığını; asıl meselenin insan, ahlak ve siyasi kültür olduğunu anlatıyordu.
İşte tam burada “tövbe-i nasûh” kavramı devreye giriyor.
Bu kavram, bireysel bir arınmayı aşarak kolektif bir yüzleşmeyi, geçmişle samimi bir hesaplaşmayı ve aynı hataların bir daha tekrarlanmamasını gerektiren toplumsal bir dönüşümü ifade eder.
Peki bu güçlü çağrı neden yeterince karşılık bulmadı?
Bunun birkaç önemli nedeni vardı.
Birincisi, önerilen şey kurumsal bir düzenleme değil, vicdani bir muhasebeydi.
Modern siyasette ise vicdani yüzleşmeler en zor ve en az rağbet gören çağrılardır; çünkü sorumluluğu doğrudan bireye ve topluma yükler.
İkincisi, bu sözü söyleyen kişi sistemin dışından değil, uzun yıllar onun içinde yer almış biriydi.
Bu durum, ifadeyi bir “itiraf” gibi algılanmasına yol açtı; ancak kolektif bir hesaplaşmaya dönüşemedi.
Üçüncüsü ise, dönemin siyasi iklimi reformun içeriğinden ziyade söylemin kendisi etrafında dönüyordu.
Böylece derin bir tartışma yerine, söz yüzeysel bir retorik olarak tüketildi.
Asıl üzerinde durulması gereken nokta şudur: “Tövbe-i nasûh” kavramı, özellikle hukuk ve adalet bağlamında ele alındığında çok daha güçlü bir anlam kazanır.
Bir toplumda hak, hukuk ve adalet talebi ancak samimi ve kapsayıcı olduğunda meşruiyet kazanır.
Eğer adalet talebi yalnızca belli kesimler için dile getiriliyor, geçmişteki haksızlıklar görmezden geliniyor veya meşrulaştırılıyorsa, bu talep ahlaki zeminini yitirir.
Tövbe-i nasûh tam da bu noktada devreye girer.
Çünkü o, yalnızca yanlışın kabulünü değil; o yanlıştan dönmeyi ve bir daha aynı hataya düşmemeyi zorunlu kılar.
Dolayısıyla hak ve adalet talep eden herkesin, önce kendi geçmiş bagajıyla yüzleşmesi gerekir.
Dün yapılan haksızlıkları yok sayıp bugün adalet istemek, toplumsal güveni zedeler ve taleplerin samimiyetini sorgulatır.
Buna karşılık, samimi bir yüzleşme ve kolektif arınma süreci, adalet taleplerine güçlü ve kalıcı bir zemin sağlar.
Anadolu’da sıkça söylenen “Sular bulanmadan durulmaz” atasözü de bu gerçeği özetler.
Toplumun tüm kesimleri kendi geçmişleriyle samimi bir yüzleşmeye girmeden ortak bir adalet zemini oluşturamaz.
Bu yüzleşme sancılı olabilir; ancak kalıcı bir hukuk devleti ve içselleştirilmiş bir adalet duygusu ancak bu süreçten sonra inşa edilebilir.
Sonuç olarak, Cemil Çiçek’in “tövbe-i nasûh” çağrısı, Türkiye’nin en temel meselesine parmak basıyordu:
Adaletin yalnızca talep edilen değil, aynı zamanda içselleştirilen bir değer haline gelmesi.
Bu da ancak samimiyetle, geçmişle cesurca yüzleşmeyle ve kolektif bir ahlaki dönüşümle mümkündür.
Aksi takdirde, reform söylemleri ne kadar güçlü olursa olsun, içi boş kalmaya mahkûmdur.
Bugün, bu çağrıyı yeniden hatırlamak ve özellikle hukuk ile adalet perspektifinden derinlemesine tartışmak, gecikmiş olsa da hâlâ mümkün olan bir toplumsal muhasebenin ilk ve en önemli adımı olabilir.
Belki de tam zamanıdır.
Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.