Prof. Dr. İ. Hamit Hancı

Prof. Dr. İ. Hamit Hancı

Kimliğe Dayalı İstihdam Sorunu: Sosyal Kapanma, Alternatif Topluluklar Toplum ve Yaşam Hakkının Ekonomik Koşullara Bağlanması

Prof.Dr.İ.Hamit Hancı

Av.Dr.Alp Aslan

Bir dinî, bölgesel, etnik , klüp veya siyasal kimliğin ekonomik kaynakları, iş imkânlarını ve meslekî yükselme kanallarını sistematik biçimde kendi mensuplarına tahsis etmesi, sıradan bir ayrımcılık probleminden daha geniş sonuçlar doğurur.

İstihdamın kimlik üyeliğine bağlanması ekonomik hayatı grup sadakatinin aracına dönüştürebilir; sosyal hareketliliği sınırlandırabilir, kişiler ve gruplar arasındaki güveni aşındırabilir ve yurttaşların ortak kurumlarla kurduğu ilişkiyi zayıflatabilir.

Uzun süre devam eden bu yapı, toplum içinde birbirinden ayrışmış ekonomik ağların, dayanışma çevrelerinin ve bağımlılık ilişkilerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Temel sav, kimliğe bağlı istihdamın yalnızca iş piyasasında eşitsizlik yaratmadığı; ekonomik varoluş ile kimlik sadakati arasında bağ kurarak yurttaşlık düzeninin sosyolojik temelini de aşındırabildiğidir.

İstihdam yalnızca gelir elde etmenin bir yolu değildir. Modern toplumlarda çalışma hayatı; statü, sosyal güvenlik, meslekî kimlik, toplumsal katılım, gelecek beklentisi ve kuşaklar arası hareketlilik gibi çok sayıda mekanizmanın merkezinde yer alır. İşe erişimin hangi ölçütlere göre dağıtıldığı bu nedenle ekonomik olduğu kadar sosyolojik bir sorundur.

Tabi ki , Kimlik gruplarının kendi üyeleri arasında dayanışma oluşturması tek başına sorunlu değildir. Göçmen toplulukları, diasporalar, dinî cemaatler, hemşehrilik ağları ve çeşitli meslek toplulukları tarih boyunca üyelerine ekonomik ve sosyal destek sağlamıştır.

Ancak, Bir kişinin belirli bir gruba mensup olmadığı için işe alınmaması, terfi ettirilmemesi veya ekonomik ağların dışında bırakılması ayrımcılık olarak değerlendirilebilir. Bunun süreklilik kazanması, geniş bir ekonomik alana yayılması ve örgütsel davranış kalıbına dönüşmesi hâlinde ise bireysel ayrımcılıktan farklı bir yapı ortaya çıkar. Ekonomik kaynakların kimlik sınırları içerisinde dağıtıldığı bir fırsat rejimi oluşur.

Bu rejimde nitelikli-niteliksiz, deneyimli-deneyimsiz veya başarılı-başarısız ayrımının yanına, kimi durumlarda bunların önüne geçen başka bir ayrım yerleşir: içerideki ve dışarıdaki. Başka bir değişle Liyakat/Sadakat sorunsalı.

Kimlik böylece bireyin yalnızca kendisini tanımlama biçimi olmaktan çıkar; kaynaklara erişimini etkileyen bir toplumsal kategori hâline gelir. Lamont ve Molnár'ın (2002) sosyal ve sembolik sınırlar üzerine yaptıkları ayrım bu süreci anlamak açısından önemlidir. Bir topluluğun zihinsel ve kültürel olarak ürettiği “biz” ve “onlar” ayrımı, ekonomik kaynakların dağılımını etkilemeye başladığında sembolik sınır sosyal sınıra dönüşür.

Max Weber'in tabakalaşma yaklaşımında ekonomik fırsatların belirli gruplar tarafından sınırlandırılması önemli bir yere sahiptir. Weberyen gelenekte sosyal kapanma, bir grubun avantajlı konumunu korumak amacıyla belirli kaynaklara ve fırsatlara erişimi başkaları açısından sınırlandırması olarak ele alınır.

Parkin (1979), Weber'in bu yaklaşımını geliştirerek kapanmayı sınıfsal ve toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesini açıklayan temel mekanizmalardan biri olarak kullanmıştır.

Bir grubun üyeleri birbirlerini işe alıyor, ticari ilişkilerde sistematik biçimde birbirlerini tercih ediyor, meslekî ağları esas olarak kendi mensuplarına açıyor ve ekonomik yükselme kanallarını aidiyet üzerinden düzenliyorsa sosyal kapanma mekanizması ortaya çıkmaktadır.

Bu sistem üç unsur üzerinden işler:

İçeridekilere avantaj sağlanması,

dışarıdakilerin fırsatlara erişiminin sınırlandırılması,

grup üyeliğinin ekonomik değer kazanması.

Üçüncü unsur yapının devamlılığı açısından özellikle önemlidir. Kimlik, ekonomik kazanç üretmeye başladığında grup üyeliği yalnızca sembolik veya kültürel aidiyet olmaktan çıkar. İşe, müşteriye, ihaleye, meslekî bilgiye veya kariyer fırsatına ulaşmak için kullanılabilen bir kaynağa dönüşür.

Bourdieu'nün (1986) sermaye yaklaşımı bu dönüşümü açıklamak için de kullanılabilir. Sosyal ilişkiler ağı üzerinden elde edilen avantajlar sosyal sermaye niteliği kazanırken kimlik ağlarına erişim, ekonomik ve meslekî fırsatlara dönüştürülebilir.

Başlangıçta ortak inanç, etnik köken, siyasal görüş, hemşehrilik veya kültürel yakınlık üzerinden gelişen dayanışma zamanla ekonomik bağımlılık üretebilir. Kişinin işi, müşterileri, tedarikçileri, ticari bağlantıları ve meslekî geleceği aynı sosyal çevreye bağlı hâle geldiğinde ağdan ayrılmanın maliyeti yükselir.

Ekonomik bağımlılığın gelişmesi grup içi disiplinin de güçlenmesine yol açabilir. Bireyin gruptan uzaklaşmasının bedeli yalnızca sosyal çevresinden kopması değildir. İşini, müşterilerini veya kariyer fırsatlarını kaybetme ihtimali de ortaya çıkabilir.

Bu durumda açık bir emir veya yaptırım bulunmasa bile ekonomik ilişkilerin yapısı davranış üzerinde denetim kurabilir.

Sadakatin ekonomik olarak ödüllendirildiği, ayrışmanın ise ekonomik maliyet üretebildiği bir sistem oluşur.

Charles Tilly'nin (1998) fırsat istifçiliği (opportunity hoarding) kavramı kimliğe bağlı ekonomik ağların başka bir yönünü açıklar. Fırsat istifçiliğinde belirli bir toplumsal ağın üyeleri değerli bir kaynağa erişimi kontrol eder ve bu kaynaktan doğan imkânların önemli bölümünü kendi üyelerine tahsis eder. Böylece başlangıçta küçük olabilen avantajlar zaman içerisinde kalıcı eşitsizliklere dönüşebilir.

Bir kişi iş bulduğunda kendi çevresinden başka bir kişiyi işe alır. Yeni çalışan daha sonra başka bir üyeyi sisteme dâhil eder. Meslekî bilgi, açık pozisyonlar ve müşteri bağlantıları aynı ağ içerisinde dolaşmaya başlar.

Granovetter'in (1995) iş bulma süreçleri üzerine klasik çalışması, sosyal ağların istihdam piyasasında ne kadar etkili olduğunu göstermiştir. Sosyal ağların varlığı kendi başına patolojik değildir. Sorun, bu ağların fırsatlara erişimin neredeyse zorunlu koşuluna dönüşmesi ve ağ sınırlarının dinî, etnik veya siyasal kimlik sınırlarıyla örtüşmesidir.

Bu durumda sosyal ağ, bilgi taşıyan bir mekanizma olmaktan çıkarak kaynak dağıtımını kontrol eden bir yapıya dönüşebilir.

Portes (1998), sosyal sermayenin yalnızca olumlu sonuçları üzerinden değerlendirilmesine karşı çıkarak güçlü grup bağlarının dışarıdakilerin dışlanması, üyeler üzerindeki aşırı talepler ve bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması gibi sonuçlar yaratabileceğine dikkat çeker.

Putnam'ın (2000) bağlayıcı (bonding) ve köprü kurucu (bridging) sosyal sermaye ayrımı da bu konuda açıklayıcıdır.

Bağlayıcı sosyal sermaye grup içindeki dayanışmayı güçlendirirken köprü kurucu sosyal sermaye farklı toplumsal grupların birbirleriyle ilişki kurmasını sağlar.

Kimliğe dayalı kapalı ekonomik ağlarda Grup içerisindeki güven yükselirken gruplar arasındaki güven azalır. Üyeler birbirlerine yoğun biçimde destek verirken toplumun geri kalanıyla ekonomik ve sosyal ilişkileri zayıflayabilir. Böylece toplumsal bütünleşmeye katkı sağlayabilecek güven ilişkileri parçalı güven alanlarına dönüşür.

Kimlik temelli istihdam patronaj ilişkileriyle birleştiğinde daha güçlü bir bağımlılık yapısı ortaya çıkar. Patronaj sistemlerinde kaynakları dağıtan aktör ile kaynaklardan yararlanan kişi arasında asimetrik karşılıklılık ilişkisi vardır. İş, kadro, müşteri veya ticari fırsat sağlayan aktör ekonomik avantaj sunarken karşılığında sadakat, destek veya bağlılık bekleyebilir. Kimlik temelli patronajda ekonomik ilişkiye aidiyet koşulu eklenir.

Liyakat düzeninde kişinin konumunun meslekî niteliğine dayanması beklenir. Ağ temelli düzende kişinin konumu sosyal ilişkilerine bağlıdır. Kimlik temelli patronajda ise ilişki ağının yanında mensubiyet de belirleyici hâle gelir. Ekonomik kaynak dağıtımı böylece sosyal denetim işlevi kazanabilir.

Üstelik bu yapı yalnızca ağın içindekileri etkilemez. Dışarıda bulunan kişiler de fırsatlara ulaşabilmek amacıyla kimlik ağlarına yaklaşmanın gerekli olduğu kanaatine varabilirler.Aidiyet böyle bir ortamda bütünüyle gönüllü bir tercih olmaktan uzaklaşabilir.

Toplumların istikrarı açısından insanların sosyal hareketliliğe ilişkin beklentileri önem taşır. Bireyler bütün fırsatlara eşit biçimde ulaşamasalar bile eğitim, deneyim ve çalışmanın yükselme ihtimalini artırdığına inanabilirler. İşte kimlik temelli istihdamın yaygınlaşması bu ilişkiyi zayıflatır.

İnsanların:

“Yeterli olmak yetmiyor; doğru çevreden olmak gerekiyor.”

kanaatine ulaşması, liyakat normunun toplumsal meşruiyetinde aşınma yaratır.

Eğitim ve beceri yatırımlarının getirisi sorgulanmaya başlanabilir. Meslekî başarı ile kişisel çaba arasındaki bağ belirsizleşir.

Kimlik temelli ekonomik ağlar genişlediğinde işe alımın dışında tüketim ve ticaret ilişkileri de kimlik üzerinden kurulabilir.

“Kendi grubundan alışveriş yap.”

“Kendi mensubunu işe al.”

“Kendi kurumlarını destekle.”

“Kendi şirketlerinle çalış.”

Bu davranışların yaygınlaşması grubun kendi ekonomik ekosistemini oluşturmasına yol açabilir.

Şirketler, vakıflar, eğitim kurumları, medya kuruluşları, yardım organizasyonları ve meslek ağları birbirleriyle bağlantılı hâle geldikçe ekonomik dolaşımın önemli bir bölümü grup sınırları içerisinde gerçekleşmeye başlayabilir.

Bu sürecin ileri aşamasında aynı şehirde yaşayan bireyler aynı ulusal ekonominin parçası olmalarına rağmen farklı sosyal ve ekonomik ağlar içerisinde yaşamaya başlayabilir.

İş, gelir, sağlık güvencesi, barınma ve sosyal statünün birbirleriyle yakından ilişkili olduğu toplumlarda çalışma hayatından sistematik biçimde dışlanmanın sonuçları yalnızca gelir kaybıyla sınırlı değildir.

Kişi aynı zamanda:

meslekî statüsünü,

sosyal bağlantılarını,

gelecek beklentisini,

toplumsal katılım kanallarını

kaybedebilir.

Patterson'ın (1982) sosyal ölüm kavramı esas olarak kölelik kurumunun tarihsel ve karşılaştırmalı analizi için geliştirilmiştir. Bu nedenle kavramın istihdam dışlanmasına doğrudan aktarılması doğru değildir. Bununla birlikte kavram, bireyin sosyal bağlardan ve tanınmadan sistematik biçimde mahrum bırakılmasının toplumsal sonuçları konusunda analitik bir çağrışım sağlamaktadır.

Tabiki, Kimliğe dayalı ekonomik dışlama fiziksel yaşam hakkının ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Buradaki mesele, toplumsal hayatı sürdürebilmek için gerekli kaynaklara erişimin mensubiyet koşuluna giderek daha fazla bağlanmasıdır.

Kapalı fırsat yapılarının önemli sonuçlarından biri, ekonomik gerekçelerle kimlik ağlarına yönelmenin teşvik edilmesidir. Bir kişi belirli bir dinî, etnik veya siyasal kimliği benimsemese dahi iş bulmak, müşteri kazanmak veya kariyerinde ilerlemek için o kimliğe yakın görünmenin yararlı olduğunu düşünebilir.

Aidiyet ile inanç arasındaki ilişki böylece değişmeye başlar. Kimlik, kişinin kendisini ifade etme biçimi olmaktan çıkarak ekonomik stratejiye dönüşebilir.

Bunun sonucunda:

sembolik bağlılık,

görünürde sadakat,

kimlik taklidi,

ağlara pragmatik katılım,

gerçek düşüncelerin kamusal alanda gizlenmesi

gibi davranış biçimleri gelişebilir.

Bu yapı aynı zamanda toplumsal ilişkilerde samimiyet problemini büyütür. İnsanların ifade ettikleri kimliklerle özel alandaki düşünceleri arasındaki mesafe artabilir. Bourdieu'nün (1986)

Bir grubun ekonomik kapanmaya yönelmesi diğer grupların da benzer savunma mekanizmaları geliştirmesine neden olabilir.

Bir grup sistematik biçimde “kendi insanını” istihdam ettiğinde, diğer grupların üyeleri de ekonomik güvenlik sağlamak amacıyla kendi dayanışma ağlarını güçlendirebilir. Karşılıklı kapanma böyle oluşur.

Bu süreçte gündelik ekonomik tercihler dahi aidiyet göstergesine dönüşebilir. İşe alma, alışveriş yapma, yatırım yapma veya hizmet satın alma davranışları ekonomik rasyonalite dışında kimlik sadakati üzerinden değerlendirilmeye başlanabilir.

Toplumun ortak kurumsal alanı böylece giderek daralır.

Modern yurttaşlık anlayışının temel ilkelerinden biri, bireyin kamusal haklara belirli bir dinî, etnik veya siyasal topluluğa mensup olması nedeniyle değil, hukuk düzeninin eşit öznesi olması nedeniyle sahip bulunmasıdır.

Kimliğe bağlı fırsat sisteminin yaygınlaşması bu ilişkinin toplumsal karşılığını zayıflatabilir.

Bu değişim yalnızca ekonomik değildir. Piyasanın, kamusal kurumların ve meslekî örgütlerin tarafsızlığına ilişkin güven üzerinde de etkili olur.

İnsanlar haklarını ve fırsatlarını ortak kurumlar aracılığıyla değil, ait oldukları grupların korumasıyla elde edebileceklerine inanmaya başladıklarında yurttaşlık bağı zayıflarken toplululk, ağ ve patronaj ilişkilerinin önemi artar.

Bir dinî, etnik veya siyasal kimliğin istihdam imkânlarını sistematik biçimde kendi mensuplarına yöneltmesi, yalnızca “kendi insanına yardım etme” davranışı olarak değerlendirilemez.

Ölçek, süreklilik ve dışlama düzeyi arttıkça farklı bir toplumsal yapı oluşur.

Sosyal kapanma güçlenir.Fırsatlar belirli ağlar içerisinde birikir. Sosyal sermaye ekonomik sermayeye dönüştürülür. Mensubiyet ekonomik değer kazanır. Liyakat normu zayıflar. Dışarıda kalan gruplar karşı ağlar oluşturmaya yönelir. Ortak ekonomik alan parçalanır.

Burada temel sosyolojik mesele grup üyeliği ile yaşam fırsatları arasındaki ilişkinin ne ölçüde kurumsallaştığıdır.

Bir toplumda bireylerin eğitimleri, meslekî yeterlilikleri ve performansları ekonomik yaşama katılım açısından ikincil hâle geliyor; fırsatlara erişim giderek “kim olduklarına”, “kimleri tanıdıklarına” veya “hangi tarafta görüldüklerine” bağlı oluyorsa istihdam sistemi ekonomik işlevinin yanında bir sosyal disiplin mekanizmasına dönüşür.

Kimliğe dayalı istihdam tekeli bu nedenle yalnızca iş piyasasının adaletiyle ilgili değildir. Sosyal hareketlilik, güven, yurttaşlık, liyakat ve toplumsal bütünleşme sorunuyla birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Peki sizce bu durum nasıl toplumsal sorun ve tepkimelere yol açar.

Kaynakça

Bourdieu, P. (1986). The forms of capital. In J. G. Richardson (Ed.), Handbook of theory and research for the sociology of education (pp. 241–258). Greenwood Press.

Granovetter, M. (1995). Getting a job: A study of contacts and careers (2nd ed.). University of Chicago Press.

Lamont, M., & Molnár, V. (2002). The study of boundaries in the social sciences. Annual Review of Sociology, 28, 167–195. https://doi.org/10.1146/annurev.soc.28.110601.141107

Parkin, F. (1979). Marxism and class theory: A bourgeois critique. Tavistock Publications.

Patterson, O. (1982). Slavery and social death: A comparative study. Harvard University Press.

Portes, A. (1998). Social capital: Its origins and applications in modern sociology. Annual Review of Sociology, 24, 1–24. https://doi.org/10.1146/annurev.soc.24.1.1

Putnam, R. D. (2000). Bowling alone: The collapse and revival of American community. Simon & Schuster.

Tilly, C. (1998). Durable inequality. University of California Press.

Weber, M. (1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology (G. Roth & C. Wittich, Eds.). University of California Press.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.