Prof. Dr. Mustafa TÖZÜN
Kıssadan Hisse: Bir Alim Olarak Niyazi Mısri
Kıssadan Hisse: Bir Alim Olarak Niyazi Mısri
Bugünkü akademisyenlerle kıyaslanabilir mi acaba diye düşünürken kaleme almak istedim bir mutasavvıf olan Niyazi Mısri’yi. Bugünün akademisyenlerine yol gösterebilir miyiz acaba? Hangi durumda nasıl bir duruş sergilemek gerektiği açısından. Faydası olacak mı? Yoksa görmezden gelinip geçilecek mi?
Entelektüel seviyeyi yükseltmek veya merakı gidermek için öğrenip geçilecek bir hikaye mi anlatacağız?
Malatya’nın Aspozi kasabasında Mehmetlerden biri doğdu 1618 yılında. İleride bir alim olmak için yolu Mısır’dan geçtiğinden “Mısri” mahlasını aldı ve bir de “Niyazi”.
Gençlik yıllarında bir Halveti Şeyhine bağlanır Niyazi. Babası onu kendi şeyhi olan Nakşibendi şeyhine götürmek ister, o reddeder. Zahiri ilimleri tahsil etmek için yolu Diyarbakır’dan ve Mardin’den geçer. Mantık ve kelam eğitimi alır. Ardından 1640 yılında Kahire’de Ezher Medresesinde eğitim görürken Şeyhuniyye Külliyesi’ndeki Kadiri Tekkesi’nin şeyhine bağlanır. Şeyhinin şu sözü onu cezbeder: “Zahir ilmi talebinden tamamen vazgeçmedikçe tarikat ilmi sana açılmaz!”
Bu düşüncenin bugünkü karşılığı pozitif ilimlerin akli bilgi olması ve bilgi edinme metodolojisinin farklı olmasıdır. Oysaki doğrudan kalbe indirilen batıni bilgi ise görünen dünyanın ötesini, perdeli, sırlı olanı öğretir. Bugün bize düşen hikmetli öğüt nedir? Bir akademisyen olarak pozitif ilimlerde, din bilgilerinden uzak durarak, bilimsel tarafsızlıkla çalışıp bilgi üretiyoruz. Elbette elde edilen bilgi zahirde görünen dünyaya ait oluyor ve sınırları var. Neden-sonuç ilişkisi üzerine kanıtlar oluşturuyoruz ancak sebeplerin ardındaki sebeplere, varoluşun hikmetine ulaşamıyoruz. Dinlerin nakli bilgisi gibi filozofların felsefi üretimleri de pozitif bilimlerin kanıta dayalı metodolojisinin altına zamanla ezilmiştir. Önce gözleme, sonra deneye dayalı bilgileri müspet kabul etmiştir bilim dünyası.
Mısri’nin hayatına geri dönelim.
Mısri zahiri ilimler ve batıni ilimler arasında hangi yoldan yürüyeceğinin kararsızlığını gençliğinde yaşadı. Bir rüya bilgisi alarak yolunu seçti. Abdülkadir Geylani hazretleri rüyasında ona zahir ilmini öğrenip onunla amel etmesini, tarikat ilmini ise bir mürşide ulaşarak elde edebileceğini, ancak kendisini irşad edecek kişinin bu şehirde olmadığını söyledi. Niyazi Mısri bunun üzerine Kahire’den ayrıldı, Mısır, Suriye ve Anadolu’da dolaşarak 1646’da İstanbul’a geldi.
Sokullu Mehmed Paşa Camii Medresesi’nin bir hücresinde halvete girdi. Daha sonra Uşak’ta Ümmi Sinan’ın halifelerinden Şeyh Mehmed Efendi’nin zaviyesinde iken Elmalı’dan Uşak’a gelen Ümmi Sinan’a intisap etti (1647) ve onunla birlikte dergahının bulunduğu Elmalı’ya gitti. Dokuz yıl burada şeyhine hizmet edip seyrüsülukünü tamamlayan Niyazi 1656’da halife tayin edilmesinin ardından Uşak, Çal ve Kütahya’da irşad faaliyetinde bulundu.
İstanbul’da başlayıp yayılan Kadızadeliler hareketinin etkisiyle aleyhinde bazı dedikodular çıkınca 1661 yılı başlarında bölgeden ayrılarak birkaç müridiyle birlikte Bursa’ya yerleşti. Bu yıllarda Hacı Mustafa adlı müridinin kız kardeşiyle evlendi. Fatıma ve Çelebi Ali adlı iki çocuğu dünyaya geldi.
Bundan sonraki hikaye mutasavvıf bir alimin “Sultan” ile yani iktidar sahipleriyle ilişkisine örnek teşkil ediyor:
Niyazi Mısri: İktidar Karşısında Bir Alimin Duruşu:
Niyazi Mısri, Kadızadeliler zihniyetini sürdüren vaiz Vani Mehmed Efendi'nin IV. Mehmed ile yakınlık kurarak ülkede sema, zikir ve devranı yasaklattığı 1666 yılından sonra da faaliyetlerini sürdürdü. Vaazlarında bu yasağa sebep olan Vani Mehmed Efendi'yi ve onun temsil ettiği zihniyeti sürekli eleştirdi. Mensupları artınca, hayırsever Abdal Çelebi tarafından Ulucami civarında bir dergah inşa edildi (1669).
İktidar ile ilişkiler ve Rodos’a Sürgün:
Niyazi, Bursa'da iken Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'nın davetine uyarak Edirne'ye gitti ve itibar gördü (1672 veya 73). Bu ziyaretinde Eskicami'de vaaz ettiği sırada söylediklerinden dolayı, halifesi Azbi Baba nezaretinde Rodos'a sürgün edildi ve kale hücresine kapatıldı (1674). Dokuz ay sonra Bursa'ya dönmesine izin verildi.
Kaynaklar sürgün sebebini cifre dayalı bilgiler olarak gösterse de, asıl sebep devlet adamlarına yönelttiği eleştirilerdi.
İkinci Sürgün: Limni
Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Defterdar Sarı Mehmed Paşa'ya göre cezbe galebesiyle şeriatın zahirine aykırı bazı sözleri sebebiyle Bursa kadısı Ak Mehmed Efendi'nin şikayeti üzerine bu defa Limni adasına sürgün edildi (Nisan 1677). On beş yıla yakın sürgün hayatından sonra II. Ahmed'in fermanıyla serbest bırakılıp Bursa'ya döndü (1692).
Padişahın Emrine Direniş:
Ertesi yıl ordu Avusturya seferine çıkacağı sırada Niyazi, 200 müridiyle sefere katılmak için hazırlandı. Kendisine Bursa'dan ayrılmayıp hayır dua ile meşgul olması yönünde bir hatt-ı hümâyun gönderildi. Ancak o, padişaha bir mektup yazarak bu isteği kabul edemeyeceğini bildirdi.
Tekirdağ yakınlarına geldiğini öğrenen II. Ahmed, Silahşor Beşir Ağa ile bir araba ve önemli miktarda para gönderip kendisini Tekirdağ'da karşılamasını istedi. Fakat Niyâzî bunları şiddetle reddetti. Edirne'ye ulaşmasını engellemek için gönderilen Mirahur Dilaver Ağa da onu ikna edemedi.
Selimiye'deki Direniş ve Son Sürgün, yine Limni:
Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, Niyazi'nin Edirne'ye gelmesi halinde sözlerinin halk ve ordu üzerinde etkili olacağını, büyük bir fitne kopacağını ileri sürerek padişahı etkiledi. Niyazi, müridleriyle birlikte öğle namazından önce Selimiye Camii'ne geldi ve halkı camiyi doldurdu (30 Haziran 1693).
Sadrazam, şeyh sürgün edilmezse büyük bir kargaşa çıkacağını söyleyerek padişahı tekrar uyardı. Bunun üzerine Kaymakam Vezir Osman Paşa ile yeniçeri ağası Abdullah Ağa, padişah tarafından davet edildiğini belirterek Niyazi'yi camiden dışarı çıkarıp Limni'ye sürgün edildiğini tebliğ ettiler. Otuz kadar müridiyle tekrar Limni'ye gönderilen Niyazi Mısri, ertesi yıl burada vefat etti (16 Mart 1694).
**
Kıssadan Hisse:
Bu alim duruşu üzerine birkaç kelam edip yazıyı sonlandıracağım. Öncelikle bugünün siyasi gündemiyle ilişkili değil yazı. Yani herhangi bir gerçek kişiye ima veya atıf yok. Ancak biz akademisyenlerin benzer durumlarda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğine örnek olsun diye bu yazıyı kaleme aldım.
Batı dünyasından bir örnek vermek gerekse belki Dante’nin yaşadığı sürgünü örnek verebilirdik. Dinler tarihinden bir örnek verse dört İncil’in yazarlarından biri olan Aziz Yuhanna’nın Konstantinapol’de iktidarı eleştirdiği için sürgün edildiğini, Ege denizinde Patmos Adası’nda sürgündeyken İncil’de yer alan Yuhanna’nın Vahyi bölümünü yazdığını söyleyebilirdik.
Niyazi Mısri; sarayın davetlerine ve ikramlarına mesafeli duran, padişahın fermanına ve hatt-ı hümayununa boyun eğmeyip itiraz eden, sürgünlere ve hapis hayatına rağmen görüşlerinden taviz vermeyen, iktidarın temsil ettiği baskıcı zihniyete karşı ilmi ve manevi duruşunu sonuna kadar koruyan bir alim portresi çizmiştir.
Bize düşen kıssadan hisse çıkarmak. Büyük devletlerin, imparatorlukların yükseliş dönemlerine bakın. Göreceksiniz ki dönemin alimlerini el üstünde tutuyorlar ve sultan, alimlerle istişare halinde yönetim sergiliyor. Duraklama ve yıkılış dönemlerine bakın. Alimler doğru söyledikçe iktidar sahipleri onları uzaklaştırıyor, sürgün ediyor. Kıssadan hisse bu.
Niyazi Mısri’nin (1618-1694) yaşadığı dönemin Osmanlı devletine bakın. Kısa bir süre sonra duraklama dönemi başlayacak. Ardından uzun bir süreç olsa da gerileme ve yıkılış gelecek.
**
Son Söz İmam Gazali’ye ait olsun:
Prof. Dr. Hamit HANCI hocamdan öğrendiğin Gazali’nin şu sözüyle yazımı tamamlamak istiyorum:
“Makbul alim odur ki sultana uzak durur, makbul sultan odur ki alime yakın durur." - İmam Gazzâlî”.
Kaynaklar:
NİYÂZÎ-i MISRÎ. Türkiye İslam Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/niyazi-i-misri (Erişim: 24.09.2026).
Niyazi Mısri. https://www.antoloji.com/niyazi-misri/hayati/ (Erişim: 24.09.2026).
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.