Prof. Dr. Mustafa TÖZÜN

Prof. Dr. Mustafa TÖZÜN

Nüfus, Çevre ve İklim: Görüşler ve Yeni Sorular

Nüfus politikalarının kökeni, tarih boyunca çeşitli medeniyetler ve hükümetlerin nüfuslarını kontrol etmeye yönelik çabalarına dayanmaktadır. Örneğin, Antik Roma'da doğum oranlarını artırmak amacıyla çeşitli teşvikler verilmiştir. Modern dönemde ise nüfus politikaları, genellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren devletlerin gündemine girmiştir.

Nüfus teorilerine göre M.Ö. 8000’lerde dünya nüfusu 8 milyon idi ve 1800’lerin ortalarında 1 milyara ilk kez ulaştı. Sonra ikiye katlamalar hızla gerçekleşti. Yıl 1930 nüfus 2 milyar; 1960’da 3 milyar, 1975’de 4 milyar ve 1988’de 5 milyar oldu. Günümüzde 8,3 milyara ulaştı (1).

Dünya nüfusunun önümüzdeki 50 ila 60 yıl boyunca artmaya devam edeceği ve 2080'lerin ortalarında yaklaşık 10,3 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu zirveye ulaştıktan sonra, bir görüşe göre, yüzyılın sonuna doğru kademeli olarak yaklaşık 10,2 milyara düşmesi bekleniyor. Şu anda her dört kişiden biri, nüfusunun zirveye ulaştığı bir ülkede yaşıyor (2).

Dünya nüfusuna en çok katkıyı sunan iki ülke Hindistan ve Çin. 1950 yılında Çin nüfusu yaklaşık 539 milyon, Hindistan nüfusu yaklaşık 353 milyon idi. 2021 yılında ise Çin nüfusu yaklaşık 1,425,862 ve Hindistan ise 1,402,808 oldu (3). Çin’de uygulanan nüfus politikası sonuç verdi ve Hindistan nüfusu günümüzde Çin’i geçti (2025 yılı: Çin nüfusu 1,42 milyar; Hindistan nüfusu 1,46 milyar) (4).

Yaklaşık 8 milyar dünya nüfusunun yaklaşık %35’ini Çin ve Hindistan’ın oluşturuyor olması düşündürücü geliyor. Bu nüfusa nasıl ulaştılar? Nüfusun 19. Yüzyıldan bu yana hızla artışında etkili en önemli olay sanayileşme iken, gelişmiş Batı toplumlarının nüfusu bu ülkelerin oldukça gerisinde. Bununla birlikte dünya politikalarına yön veren ABD nüfusu yaklaşık 336 milyon. Dünya nüfusuna katkı veren diğer ülkelerin ise gelişmişliğinden, sanayisinden bahsetmek mümkün değil. Endonezya 272 milyon, Pakistan 229 milyon, Brezilya 213 milyon, Nijerya 210 milyon ve Bangladeş 168 milyon nüfusa sahip.

Bu koşullarda sanayileşmenin getirdiği çevre sorunları, günümüzde küresel iklim değişikliği ve küresel ısınma konularına evrildi. Pek çok uluslararası anlaşmalar ile Paris İklim Anlaşmasına gelindi.

Dünya nüfus projeksiyonlarına göre; A görüşü: 2100 yılında dünya nüfusu 10 milyardan 8,8 milyara geriler. B görüşü; 2080’lerde 10,4 milyar iken 2100’de 12,4 milyara ilerler. Tüm projeksiyonlara göre 2100’de nüfus 8-12 milyar arasında olacak, yani bugünden daha düşük bir nüfus olmayacak!

Bu durumda 2100’den sonrasında belirsizlikler ön görülüyor: İklim değişikliği ve sosyal faktörler nüfusun seyrini etkileyerek belirsizlik yaratır, deniyor (3).

Bu durumda dünyayı bekleyen önemli tehditler nelerdir?

İklim Değişikliğinin Göç Üzerindeki Etkileri:

İklim değişikliği; kuraklık, sel, aşırı hava olayları gibi ekstrem durumları artırarak milyonlarca insanı yaşadıkları yerlerden göçe zorlamaktadır. Bu durum uluslararası raporlarda büyük bir tehdit olarak vurgulanmaktadır.

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Göç Örgütü gibi kuruluşlar, iklim kaynaklı göçlerin yüzyıl ortasında 200 milyonu bulabileceğini ve göçmenlerin korunması için politikaların geliştirilmesinin gerekliliğini belirtmektedir.

Tüketim Toplumunun Doğuşu:

Tüketim toplumu, insanların kimliklerini tükettikleri ürün ve hizmetler üzerinden tanımlamasıyla oluşur. Medya, pazarlama stratejileri ve kapitalist sistem bu süreci sürekli besler.

Kentleşmenin Çevreye Etkileri

Kentleşme doğal alanların betonlaşması, hava ve su kirliliği ile ekolojik dengeyi bozarken, plansız yapılaşma ve sanayileşme çevre sorunlarını derinleştirir.

Tüketim ve Mekân ilişkisi:

Kapitalizm, zamanı ve mekânı tüketime hizmet eden soyut yapılar haline getirip, küresel tüketim kültürünü yayarak doğayla insan bağını zayıflatmıştır (3).

**

Bu durumda bir yandan küresel ısınmaya dair emisyon hacimlerinin azaltılması ve bunun için iklim kanunlarının ülkelerde devreye sokulması, karbon ayak izi vd. uygulamaların başlatılmasıyla biyolojik yaşamın kısıtlandığı düşünülebilir mi?

Küresel güçlerin dünya nüfusunu azaltmak için gizli politikaları olabilir mi? Mevcut savaş gündeminde üçüncü dünya savaşının başladığını düşünmek ve kademe kademe daha güçlü silahların, bunlar içerisinde biyolojik silahların da kullanılabileceğini düşünmek gülünç mü? Yakın geçmişte yaşanan Covid-19 pandemisi daha büyük pandemilerle nüfusun kırılması için uygulanacak olan planların bir pilot uygulaması mı?

Bu yazımızda soruları sorduk. Elbette bunlar üzerine ciddi düşünen ve cevaplar üretenler var. Ancak üretilen cevaplar komplo teorileri kapsamına alınarak susturulurken bir planın zincirlerinin halkaları birbirine bağlanarak süreç devam ediyor.

Halkımızı korkutmak ve dehşet uyandırmak için değil, uyanış ve düşünmek için çabamız. Önce ülkemizi sonra tüm dünyanın barış ve huzurunu düşünüyoruz.

Son olarak nüfus hakkında Birleşmiş Milletler’in görüşlerini yorumsuz sunarak yazımızı sonlandıralım. Üzerine hepimiz düşünelim.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Görüşü:

8 MİLYAR GÜÇLÜ:

  • Bu önemli demografik anda, dünyamızın karşı karşıya olduğu çok sayıda, birbiriyle kesişen zorluğun temel nedeninin nüfus dinamikleri olduğu sonucuna varmak kolay olabilir.
  • Bazıları azalan kaynakların ve şiddetli çatışmaların sebebinin 'çok fazla' insan olmamız olduğunu söylüyor; diğerleri ise doğum oranlarının düşmesiyle gezegenin insanlardan yoksun kalacağından ve bildiğimiz hayatı sürdürebilmek için 'çok az' insan kalacağımızdan korkuyor.
  • Ancak bizimki aynı zamanda kaygı ve belirsizlik dolu bir dünya. İklim değişikliği, ekonomik çalkantı, çatışma ve COVID-19 gibi zorluklar bizi, insanlık için daha kötü bir geleceğin tehdidinin, daha iyi bir geleceğin vaadi kadar mümkün göründüğü bir kavşağa getirdi.

**

“ÇOK FAZLA” OLAN BİR DÜNYA.

Her iki seçenek de bizi bir yöne götürüyor gibi görünüyor, korkuya, suçlamaya ve kontrole doğru. Ancak gerçek şu ki insanlar asla sorun değildi.

  • İnsanlar ASLA sorun değildir!
  • Birlikte Barış içinde yaşayabiliriz!

**

NÜFUS ÖNEMLİDİR

  • İnsan nüfusu her zaman dönüşüm geçirmiştir. Demografik değişimin her anında, nüfus alarmcıları ellerini ovuşturarak nüfus 'patlamaları' veya 'çöküşleri' konusunda uyarmışlardır.
  • Ve yine de toplumsal çöküşe ilişkin sık sık tekrarlanan öngörülere rağmen, tarih insanlığın yalnızca nüfus değişikliğine dayanamayacağını, aynı zamanda bu sayede gelişebileceğini açıkça ortaya koymuştur.
  • Bu, nüfus eğilimlerinin önemli olmadığı anlamına gelmez. Aksine, tam da bu kadar önemli oldukları için "çok fazla" veya "çok az" gibi basit anlatıların ötesine geçmeliyiz.
  • Çünkü bu anlatılar aynı zamanda doğurganlık oranlarını çözülmesi gereken bir sorun olarak sunuyor, kadınların bedenlerini politik bir savaş alanına indirgiyor ve nüfusun yarısının bedensel özerklik hakkını inkâr ediyor.

**

SORUN 'ÇOK AZ' İLE

  • Dünya nüfusunun sadece 50 yılda iki katından fazla arttığı ve küresel doğurganlık oranının kadın başına 2,1 doğumla 'yenileme düzeyi' olarak adlandırılan seviyenin üzerinde kaldığı bir ortamda, 'nüfus yetersizliği krizi' korkusunun artması kafa karıştırıcı görünebilir.
  • Ancak dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin artık doğurganlık oranlarının ikame oranının altında olduğu bir ülke veya bölgede yaşadığı ve daha düşük doğurganlık rakamlarıyla karşı karşıya kalan devlet sayısının arttığı bir ortamda, 'az nüfus' konusunda duyulan kaygılar giderek yaygınlaşıyor.

UYARI!

Eğer bu durum devam ederse, tüm ülkelerin ve insan nüfusunun “çökebileceği” uyarısında bulunuyorlar.

**

UNFPA’ya göre GERÇEKLER NELER?

Gerçek 1: Nüfus:

Günümüzde, yakın vadede (2022 ile 2050 yılları arasında) genel nüfus azalması yaşaması beklenen tek bölge Avrupa'dır; burada %7'lik bir düşüş öngörülmektedir. Orta, Güney ve Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler ile Kuzey Amerika'daki diğer bölgelerin nüfuslarının ise artmaya devam edeceği, ancak 2100 yılından önce en yüksek seviyelerine ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Gerçek 2: Göç:

1970'lerden beri dünyanın birçok yerinde, nüfus toplamlarında bir azalma olmaksızın, sıfırın altında büyüme gösteren doğurganlık oranları mevcut olmuştur. Bunun nedeni, bu ülkelerin çoğunun genellikle net göç yaşamasıdır.

Aslında önümüzdeki birkaç on yılda, göçün yüksek gelirli ülkelerde nüfus artışının tek itici gücü olacağı tahmin ediliyor.

Gerçek 3: Doğurganlık:

Dünya genelinde doğurganlık, 1950'de kadın başına ortalama 5 doğumdan 2021'de kadın başına 2,3 doğuma düşmüştür; bu da bireylerin – özellikle kadınların – üreme yaşamları üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi olduklarının bir göstergesidir. Genel doğurganlığın 2050 yılına kadar kadın başına 2,1 doğuma düşmesi beklenmektedir.

**

“ÇOK AZ” diyenlerin sesleri:

YouGov tarafından sekiz ülkede (Brezilya, Mısır, Fransa, Macaristan, Hindistan, Japonya, Nijerya ve Amerika Birleşik Devletleri) yaklaşık 8.000 kişiyle yapılan bir ankette, erkeklerin kadınlara göre ulusal nüfuslarının çok az olduğu görüşünü daha fazla benimsediği ortaya çıktı.

Tüm ülkelerde, erkeklerin kadınlara göre daha yüksek oranda inandığı şey, yurt içi doğurganlık oranlarının olumlu bir etki yaratacağıydı.

Macaristan hariç her ülkede, küresel veya yerel nüfus büyüklüğü hakkındaki söylemlere, mesajlara veya medyaya maruz kalmak, göç oranlarını çok yüksek olarak değerlendirmekle ilişkilendirildi. Macaristan'da ise nüfus hakkındaki konuşmalara ve mesajlara maruz kalmak, nüfus büyüklüğünü çok düşük olarak değerlendirmekle ilişkilendirildi.

Yakında ekonomilerimizi, hizmetlerimizi ve toplumlarımızı sürdürecek 'çok az' insan kalacağı korkusuna rağmen, uzmanlar düşen doğum oranlarının felaket anlamına gelmediğini söylüyor. Aksine, bunlar demografik geçişin belirtileridir ve artan yaşam süreleriyle ilişkilidir.

1950'den bu yana, küresel ortalama yaşam süreleri yaklaşık 28 yıl artarak (45,51'den 2023'te 73,16'ya) yükselirken, küresel doğurganlık oranı da 1950'deki kadın başına ortalama 5 doğumdan 2021'de kadın başına 2,3 doğuma geriledi.

Bu gelişmeler, bireylerin, özellikle kadınların, üreme yaşamları üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi olduklarının ve haklara ve seçeneklere erişimle yaşam kalitesinin nasıl iyileştiğinin bir göstergesidir.

**

SORUN 'ÇOK FAZLA' İLE

Nüfus konusunda endişe duyanlara göre, dünyamız aşırı nüfus artışıyla karşı karşıya ve sınırlarını zorlamaya çok yakın. Politikacılar, medya yorumcuları ve hatta bazı akademisyenler, ekonomik istikrarsızlık, iklim değişikliği ve kaynak savaşları gibi küresel sorunların aşırı nüfus artışından – çok fazla talep ve yeterli arz olmamasından – kaynaklandığını iddia ediyor.

Kontrolden çıkmış, durdurulamaz doğum oranları tablosu çiziyorlar ve genellikle yoksul ve dışlanmış toplulukları, çevre tahribatı gibi sorunlara en ufak bir katkıda bulunmalarına rağmen, uzun zamandır pervasızca ve hızla üredikleri şeklinde suçluyorlar.

Bu, insanlığın hayatta kalmasını bir başarıdan ziyade bir sorun olarak gösteriyor.

GERÇEKLER NELER:

GERÇEK 1: Yaşam Beklentisi:

Küresel ortalama yaşam süresi 2019'da 72,8 yıla ulaştı; bu, 1990'dan bu yana yaklaşık 9 yıllık bir artış anlamına geliyor.

2050 yılına kadar 77,2 yıla ulaşması bekleniyor. Bu kutlanacak bir şey.

GERÇEK 2: Nüfus Artışı:

2050 yılına kadar küresel nüfusta öngörülen artışın büyük kısmı, geçmişteki büyüme ivmesinden kaynaklanacaktır.

Bu, hükümetlerin doğurganlığı azaltmaya yönelik daha fazla önlem almasının, 2050 yılına kadar büyüme hızını yavaşlatmada pek bir işe yaramayacağı anlamına geliyor.

(Yazar Notu: Buna Demografide Momentum Etkisi, denir.)

GERÇEK 3: Emisyonlar:

Tüm emisyonların yarısı, dünya nüfusunun en zengin yüzde 10'luk kesiminden kaynaklanmaktadır: Bu nedenle, emisyonlardaki artışı nüfus artışıyla ilişkilendirmek yanlıştır.

Belki de "çok fazla" söyleminin en endişe verici sonucu, küresel sorunları artan nüfusa bağladığımızda, bazılarımızın diğerlerinden daha fazla yaşamaya layık olduğunu ima etmemizdir. Bazılarımızın hayatta kalmayı ve üremeyi hak ettiğini, diğerlerinin ise hak etmediğini öne sürmemizdir.

Tarih, bu düşünce tarzının bizi karanlık bir yola sürüklediğini göstermiştir.

Bu durum aynı zamanda bizi siyasi eylemden caydırarak, felaket niteliğindeki aşırı nüfusun 'kaçınılmazlığı' konusunda hayıflanmamıza ve değişim için gerekli olan iyimserliği terk etmemize yol açıyor.

**

‘ÇOK FAZLA' SES

YouGov tarafından sekiz ülkede (Brezilya, Mısır, Fransa, Macaristan, Hindistan, Japonya, Nijerya ve Amerika Birleşik Devletleri) yaklaşık 8.000 kişiyle yapılan bir ankette, en yaygın görüş, mevcut dünya nüfusunun çok fazla olduğu yönündeydi.

Brezilya, Mısır, Hindistan ve Nijerya'daki katılımcılar, Brezilya ve Hindistan'ın kadın başına 2,1 doğumun altında olan (uzmanların 'yenileme düzeyi' doğurganlık oranı olarak adlandırdığı) doğurganlık oranlarına rağmen, ülkelerindeki doğurganlık oranlarının çok yüksek olduğunu düşündüler.

Ankete dahil edilen sekiz ülkeden beşi (Brezilya, Fransa, Macaristan, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri), kendi ülkelerinin nüfusunun büyüklüğünden ziyade küresel nüfusun büyüklüğü konusunda daha fazla endişe duyan katılımcıya sahipti.

**

Kadınların bedenlerinin ve üreme tercihlerinin 'aşırı nüfus' sorununun ve çözümünün kaynağı olduğu anlatısına inanmak zorunda değiliz.

Bunun yerine, bireysel tercihlerimizin kilit önem taşıdığı konusunda ısrar edebilir ve insanlığın tüm ilerleme biçimlerini desteklemek için cinsel ve üreme adaleti yaklaşımını benimseyebiliriz.

Bu, gezegenimizdeki insan sayısını azaltmaya çalışmak yerine, eğitime, sağlık hizmetlerine, temiz ve uygun fiyatlı enerjiye yatırım yapmaya ve cinsiyet eşitliğine yönelik çalışmalara odaklanmak anlamına gelir (5).

**

Yorum:

Görüldüğü gibi, UNFPA “nüfus çok fazla” diyenlerle “nüfus çok azalacak” diyenler arasında bir denge kurmaya çalışıyor gibi. Bu konudaki anket sonuçlarını yayımlamışlar. İnsan-Kadın-Üreme hakları yönünden dünya nüfusunun çok olmasının bir sorun teşkil etmediği ve nüfusu küçük bir kesim oluşturan ülkelerin daha çok çevreyi kirlettiği görüşü ortaya konulmuş. Ancak küresel iklim anlaşmaları böyle demiyor. “Net Sıfır” hedefini unutmayalım! Net sıfır demek ne demek?

**

Bu konudaki görüşler de yine Birleşmiş Milletler’e ait. Birleşmiş Milletler ne diyor:

Net sıfır nedir?

Basitçe ifade etmek gerekirse, net sıfır, karbon emisyonlarını, doğa ve diğer karbondioksit giderme önlemleriyle emilebilen ve kalıcı olarak depolanabilen küçük bir artık emisyon miktarına indirgemek ve atmosferde sıfır emisyon bırakmak anlamına gelir.

Sıfır net emisyon neden önemli?

Bilim, iklim değişikliğinin en kötü etkilerini önlemek ve yaşanabilir bir gezegeni korumak için küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerinde sınırlandırılması gerektiğini açıkça göstermektedir. Şu anda Dünya, 1800'lerin sonlarına göre yaklaşık 1,2°C daha sıcak ve emisyonlar artmaya devam ediyor. Paris Anlaşması'nda belirtildiği gibi küresel ısınmayı 1,5°C'nin üzerinde tutmamak için emisyonların 2030 yılına kadar %45 oranında azaltılması ve 2050 yılına kadar net sıfıra ulaşılması gerekmektedir.

Net sıfır emisyona nasıl ulaşılabilir?

Net sıfır emisyonlu bir dünyaya geçiş, insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklardan biridir. Bu, üretim, tüketim ve hareket biçimlerimizin tamamen dönüştürülmesini gerektirir. Enerji sektörü, günümüzde sera gazı emisyonlarının yaklaşık dörtte üçünün kaynağıdır ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini önlemenin anahtarını elinde tutmaktadır. Kirletici kömür, gaz ve petrolle çalışan enerji santrallerinin yerine rüzgar veya güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin kullanılması, karbon emisyonlarını önemli ölçüde azaltacaktır.

Küresel çapta net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için bir çaba var mı?

Evet, ülkeler, şehirler, işletmeler ve diğer kurumların oluşturduğu giderek büyüyen bir koalisyon, net sıfır emisyona ulaşma sözü veriyor. Haziran 2024 itibarıyla, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %82'sinden sorumlu olan 107 ülke , ya yasa yoluyla, ya ulusal iklim eylem planı veya uzun vadeli strateji gibi bir politika belgesiyle ya da üst düzey bir hükümet yetkilisi tarafından yapılan bir duyuruyla net sıfır taahhütlerini benimsemişti. 9.000'den fazla şirket, 1.000'den fazla şehir, 1.000'den fazla eğitim kurumu ve 600'den fazla finans kurumu, küresel emisyonları 2030 yılına kadar yarıya indirmek için titiz ve acil önlemler alma sözü vererek Sıfıra Yarış'a katıldı.(6).

**

Yorum:

Biyolojik canlılık karbon kimyasına dayandığına göre, “Net Sıfır” hedefi tüm canlılar ve insanların da azaltılması gizli düşüncesini içinde barındırmıyor mu? Gizli planları bilemiyoruz, yaşayıp gördüğümüzde de iş işten geçmiş olacak. Çözüm?

Kaynaklar:

  1. Özüpekçe, S. (2023). TÜRKİYE NÜFUSUNUN SON 50 YILDAKİ GELİŞİMİ VE KÜRESEL DİNAMİKLERİN NÜFUSUMUZA ETKİSİ. Sosyal Bilimlerde Akademik Analiz ve Yorumlar.
  2. UN. POpulation. https://www.un.org/en/global-issues/population (Erişim: 6.3.2026).
  3. Alaeddinoğlu, F., & Okudum, R. (2024). Nüfus ve Çevre.
  4. China vs India: Population Comparison. https://populationpyramids.org/compare/china-vs-india (Erişim: 6.3.2026).
  5. https://www.unfpa.org/swp2023/too-few (Erişim: 6.03.2026).
  6. UN. Climate Action. For a livable climate:Net-zero commitments must be backed by credible action. https://www.un.org/en/climatechange/net-zero-coalition (Erişim: 6.03.2026).

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.